Bu yazıyı yazma sebebim, geçenlerde bir köşe yazarı ağabeyimin -ismini vermeyeceğim- e-posta vasıtasıyla başlayan muhabbetimizde, bana sorduğu "Neden ideolojilere karşı bu kadar tepkili ve muhalifsin?" sorusudur. Bu soru üzerine ideoloji hakkında gelişen istişare beni ideolojiler arasında bir ayrım -sınıflandırma- yapmaya sevk etti. Nitekim benim muhalifliğim ideoloji kelimesinin karşıladığı olgunun bütününe değil, oluşumsal ve konsensüel yanına yönelikti.
Dogmalardan kurulu -cismani şey'lerin (genel manada madde örnek verilebilir) ötesinde bir inanç olgusu söz konusu olduğundan din hariç- tüm oluşumlar birer a-prioridir. Esasında, gayenin işlevinden çok genel manada ideolojinin işlevi (bana göre işlevsizliği) dogmalarca sınırlanmıştır. Sanat akımlarından farklı olarak "siyasi ideolojiler" kalıplaşmış ve katılaşmıştır. Halbuki siyasi manada sosyolojik bir rolü olduğu kabul edilen ideolojilerin değişken ve kendini yenileyen bir yapı olması esastır. (Öyle olmadığına dair tezimi "İdeoloji ve Bilim" adlı yazımda ileri sürdüm.)Bakınız sadece orta dünyanın kaderi son beş yüzyıl içerisinde birbirinden tamamen farklı oluşumlarca (veyahut kişilerce) belirlenmiştir:
17.Yüzyılda Fransa'nın Kardinal Richelieu'su
18.Yüzyılda Büyük Britanya
19.Yüzyılda Metternich Avusturyası
20.Yüzyılda İttifaklar kavramı
21.Yüzyılda Küreselleşme kavramı
Sadece bu son veciz ve süreçler dahi siyasi ideolojilerin esnek olması gerektiğine dair açık delalettir. İdeolojileri (siyasi ideolojileri) benimsemiş ve bu oluşumun bir müridi olmuş kimseler ideolojik eylemlerin sürekli olarak değiştiğini ve zaman geçtikçe yeni seçenek yollara başvurduklarını anımsayıp bu vecizi saçma bulacaklardır. Fakat ideolojinin esnek olması gereken yanı izlediği yollardan ibaret değildir. Bilakis bunun dışındaki tüm yollarla birebir alakalıdır.
Konumuza dönelim...
İdeolojilerin salgın bir hastalık gibi topluma ve bireylere yayıldığı şu günlerde ideoloji olgusu, insana dair tüm sosyolojik ölçütlere dahil olmuş ve bu ölçütleri yeniden şekillendirmiştir. Fakat bir olgunun toplum içerisinde yaşatıldığı alanlar her daim aynı olmayabilir. Nitekim "aydınlık" kavramının ortaçağda ne denli farklı bir şekilde addedildiği ve yaşandığı gibi bir örnek elimizde mevcut iken bu kıyası ideoloji için de yapmamak olmaz. Şüphesiz ki ideoloji öncelikle fikirle başlar ve eylem süreci bunu takip eder.Ancak -addedilenden farklı olarak- ideolojinin "fikri ve fiili süreçleri" arasındaki oran onun işlevselliğini belirleyecektir. M.K.Atatürk'ün "Vatan sevgisi ona hizmetle ölçülür." sözünü anımsayınız. Bu bağlamda gerçek milliyetçilik (bir siyasi ideoloji örneği olarak) haddinden fazla bir Osmanlı hayranlığından çok bir üniversite binasında gereksiz yanan bir ışığı söndürmektir. İşte bu misal, fikri ideoloji ile fiili ideoloji arasındaki farkı gözler önüne serebilir. Yine aynı şekilde protestolardan çok üretim olgusu ideolojik nihaidir. -Burada protesto olgusunun neden işlevsiz (veyahut görece işlevsiz) olduğuna dair bir köprü kurmak istiyorum. Öncelikle protesto genel manada bir kötülüğe (adaletsizlik, sömürü, vicdansızlık...) karşı yapılır. Gaye, bu kötülüğün sona erdirilmesidir. Protesto edilen kişi (veyahut kurum) ise bu kötülüğün sebebi olan kimsedir. Peki, bu kötülüğe kendi iradesi ile sebep olacak bir doğaya sahip olan kimsenin bu doğası protestolardan etkilenecek midir?-
Sorunları işaret etmek, bilgi çağının bireyi olan bizler için artık basitleşmiş ve sıradanlaşmış bir eylemdir. İşlevsel olan, sorunlara vakıf olmaktan çok sorunların hangi çözüm yollarından geçtiğine vakıf olmaktır. Daha da işlevsel olanı ise bu çözüm yollarını sağlayabilmektir. (Üretimdir.)
Bir fikri ideolojinin getireceği yaftaların (aydın,entelektüel...) aşkından çok gaye'nin aşkıyla yanıp tutuşuyorsanız eğer, zaten fiili ideolojinin ruhu uzuvlarınıza hüküm edecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder