16 Şubat 2013

"Edilgen Düşünce" adlı Kitap Çalışmamın Taslağı (1/2)

Please use 'Translate' (On the left) for other languages.

Mesleki yoğunluktan dolayı çok uzun zamandır yeni yazı paylaşamadığım için büyük bir eksiklik hissetmekteyim. Sırf yazı paylaşmış olmak için çalakalem bir şeyler yazmak istemedim. Bu yüzden Edilgen Düşünce adlı ikinci kitap çalışmamın taslağından ilk iki bölümü paylaşmak istedim.


Keyifli okumalar...

I
Algı ve Yanılgı – İnsan Doğası

Kafalar karışmadan ve gözler yorulmadan önce peşin söyleyeyim: Bugün, algıyla ilgili sorunların ve yanılgı olgusunun “en büyük” sebebi dil ve anlatım kusurlarıdır.
İtiraf edelim!
Birçoğumuz (en azından hayatımızın bir döneminde) “Kemankeş Mustafa Paşa’yı” keman çalan bir kişi sanıyoruz (veya sandık). Hâlbuki keman aynı zamanda yay (ok fırlatmaya yarayan alet) anlamına gelir.
Efsanevi Asur Kraliçesi “Semiramis”i erkek sananlara da şahit olduğumu hatırlıyorum.
Mesela ben çok küçük yaşlardayken sinir sisteminin sadece “sinirlenmeyi” sağladığını ve sadece bunun için var olan bir biyolojik yapı olduğunu sanıyordum.
***
“…Nike tayfası Afrika’da bir takım kültürel sınırlamalarla karşılaştı. Koşu ayakkabılarının reklam filmlerinden birini Kenya’da, Samburu kabilesinin üyeleri ile çekmişlerdi. Kabile üyelerinden biri kendi dilinden bir şeyler söylerken kamera zum yapıyor ve ekranda ‘Just Do It’ (Yap İşte) sloganı beliriyordu. Ancak reklam filmi televizyonda gösterildiğinde Cincinnati Üniversitesinden bir antropolog adamcağızın aslında ne dediğini ortaya çıkardı: ‘Bunları istemiyorum! Bana daha büyük ayakkabı lazım!”
[Nietzche Öldü! Bir Hipopotam Olarak Yeniden  Doğdu… Sy.32,Thomas Catheart & Daniel Klein]
***
            Peki, siz daha önce “Pirahaca” dilini duydunuz mu?
***
Pirahalı’lar Brezilya’nın Amazon ormanlarında yaşayan bir halk. Bugün konuşulan hiçbir dille yakınlığı bulunmayan Pirahacanın Mura ailesinden olduğu sanılıyor. Mura ailesinin diğer dilleri artık ölü.
 Pirahacayı da sadece iki yüz kadar kişi konuşuyor ama dil ölmeye yüz tutmuş değil, çünkü Pirahalılar başka bir dil bilmedikleri gibi, kendilerini diğerlerinden üstün gördüklerinden yabancı kültürlere direniyorlar da.
 Sayı sıfatları yok. “Bir ve “iki” bile… Sadece “çok” anlamına gelen sözcükleri var. Bu yüzden Pirahalılar saymayı bilmiyorlar, parmaklarıyla bile sayamıyorlar ve ticarette sık sık kazıklanıyorlar. Kazıklanmaktan bıkan Pirahalı’lar dilcilerden ve antropologlardan kendilerine en basit aritmetiği öğretmelerini istemişler ama sekiz ay süren günlük dersler sonucu ona kadar sayamadıkları gibi “bir artı bir eşittir ikiyi dahi” öğrenememişler…
Pirahacanın bir başka özelliği de, telaffuzun kadın ve erkeklerde değişik olmasıdır. Örneğin kadınlar yedi sessiz ve üç sesli (a, i, o) harf kullanırken, erkekler bir sesiz daha fazla kullanıyorlar. Daha az harf kullanan bir halk bilinmiyor.
 Pirahaca ıslık çalarak, hım-hım’lanarak ya da müzikle de konuşulabiliyor.
 “Açık” ve “koyu” ve “kan gibi” gibi benzetmeler dışında renklerin adları yok. Anne ve baba için tek bir sözcük kullanıyorlar ve akrabalık belirten sözcükleri çok az. “Öldürmek” ve “ölmek” aynı fiil, “bakmak” ve “görmek” de. Öte yandan fiillerin Batı dillerinde olmayan kipleri var, örneğin Türkçede ve Arapçada bir benzeri olan “gözümle gördüm” kipi…
[Matematik Dünyası Sayı:70 Sy.9]
***
Pirahaca gibi bir örnekten sonra aklınıza gelen ilk şey “Türkçe gibi kapsamlı bir dilde nasıl olurda anlatım kusurları meydana geliyor” düşüncesidir umarım…
Algı nedir?
Her şeyden önce algı bir süreçtir. Etkileşim- yorumlama ve -her ne kadar algıdan ayrı bir süreç olarak addedilse de- tepki safhası…
Duyusal algı ise sinir sisteminin ve duyu organlarının gerçekleştirdiği bir dizi biyokimyasal ve elektriksel olayların gerçekleştiği bir mekanizmadır.
Sinir hücrelerinde elektriksel iletim saniyede yüz metre gibi bir hıza ulaşabilir!
***
Ata neden soldan binilir? Aslında bu soruyu bu şekilde sormak -sanki bu iş için belirlenmiş bir genel düzenleme varmış gibi- kavrayışta bir fren etkisi yapıyor; ancak cevap oldukça basit! Diğer birçok alışkanlıkta olduğu gibi, bunun da sebebi, insanların büyük bir kısmının sağ elini kullanıyor olmasıdır.
***
Duyusal algı işlevini gören uzuvlarımız ve dolayısı ile duyusal algı olmasaydı doğayla etkileşimimizin yani yaşam alanımızı oluşturan nesnelerin ve olayların yapıcılığındaki rolümüzün ne olduğunu anlamamız imkânsız olurdu.
Her ne kadar bağımsız bir düşünce gücüne ve zihinsel dürtülere sahip olsak da fiziksel olarak algılayamadığımız bir olgu, somutları (somut şeyleri) kapsayan bir evrendeki etkileşim ilişkisinin insan tarafından yorumlanması evresine mukabil olamaz. Hal böyle iken elle tutulamayan, gözle görülemeyen, kulakla işitilemeyen doğa oluşumu nesneler veya soyut anlamdaki olaylar, bizlerin tekdüze algı-yorumlama ilişkisinden uzak bir anlamda varlık kimliğini kazanmaya çalışacaktır. Burada bizim katılımcı bir rolümüz olmadığından ötürü soyut olgularda oluşumun nesnelliğinin veya oluşumun bizler veya doğa üzerindeki etkisinin edilgen oluşundan söz edebiliriz ancak doğaya karşı kimi zaman yapıcı olan bizlerin edilgen olmayan iradeye bağlı yorumlama yeteneği, insan-doğa etkileşiminin temelini oluşturmaktadır. Söz konusu insan-doğa etkileşiminin bizlerin katılımcı yorum gücünün etkisi altında olduğunu söylesek de etki altında olan bizlerin algısıdır. Algının tepkiye olan açık etkisini göz önünde bulundurduğumuz zaman ise tepkisel olguların ve olayların, doğanın algılarımız üzerinde yol açtığı değişiklerden etkilendiğin dolaylı olarak söylenebilir.
Duyuların dış dünya ile etkileşiminin altında irdelenmesi gereken noktalardan biride benliğin altında yatan tetikleyici etkinin yada bilimsel bir açıklamayla hormonsal ve kimyasal değişimlerin sonucunda insan tavrını ve düşüncelerini açığa çıkaran ateşin ilk kıvılcımı üzerinde ne kadar kontrol edebilme yetisine sahip oluşumuzdur.
İlk etki duyu-olgu ve duyu-olay etkileşimine en yakın olandır. Algıyı başlangıç olarak kabul etsek bile yani algıya sebep olan etmenin varoluş, yansıma yada şekil değiştirme ve ulaştırılma yada aktarma süreçlerini yok saysak dahi, duyu işlevini sürecin en başına koyamayız. Algıya gelene kadar ki süreçte ilk kıvılcımı veren olgu veya olay ile duyu arasındaki bağlantı birden fazla halkanın iç içe geçerek oluşturduğu bir zincir gibidir.
Biyolojik olarak algı süreci, insan vücudunda gerçekleşen biyokimyasal tepkimeler dizisinin gerçekleşme ve etkiye yansıtılma sürecidir lakin bedenimizi oluşturan kimyasallardan farklı olarak duygu ve düşünceyi bir potansiyele göre ki bu potansiyel genelde mizacımızdan öte gelir, şekillendirip aktaran iç kuvvetlerimiz yada tinsel bağlarımız vardır. Her ne kadar bildiklerimiz ve inandıklarımız çerçevesinden ayrılmayan inatçı bir tavırla algının aktarılma sürecine ve dolayısı ile tepkiye müdahale etsek de tepkilerimizi şekillendiren kuvvetlerin temelinde irademizden çok bilinçaltımız yatar.
Bakınız, bir kitabı okurken yorumlama safhasına geçişte bizi taşıyan vagon, yazarın doktrinleri değil kitabı okumadan öncede sahip olduğumuz inançlarımız ve kişisel doğrularımızdır. Hepimiz nesnellikten yanayızdır ama değişimlere karşı olan korkumuz, bu inatçı ve yeniliklere kapalı tavrımızın mimarıdır ve dolayısı ile öznel doğrularımızı çoğu zaman nesnel kabul etmekten çekinmeyiz.
***
Aslında bu vagon daha en başında yani daha kitapçıda hangi kitabı alacağımızı düşünürken bile bizimledir. İnandığımız şeyleri doğru kabul eden yazarları okumak isteriz. Şayet hangi –izm (ideoloji) bizim inancımızla örtüşüyor ise o –izm’i öven, onu anlatan kitapları okumak isteriz. Aksini düşünmeyiz bile. Sonra bir tartışma ortamı geldiğinde –izm’ler arasında kıyasa başlarız. Fakat bizim için tek bir tane iyi vardır. Ölçütlerimiz katılaşmıştır ve düşünce esnekliği kaybolmuştur.
Peki ya bu etken bir düşünce mi?
***
Düşünce ve tavır elbette ki çevresel etkenlerin benliğe yansıyan tepkileri (veya yansımaları) altında şekillenecek ve genetik olarak anne-babadan miras alınan mizacın da oluşturduğu potansiyelle birey, gerçekleşmemiş olanı kendi süzgecinden geçirmeyi beklemek durumunda kalacaktır. Her ne kadar (bu ifadeyi çok kullandığımın farkındayım!) etki-tepki yasası ve doğanın ve fiziğin mekanik kuralları söz sahibi olsa da salt insan olarak ele aldığımız canlılar sadece biyolojik veya atomik bir oluşumdan ibaret değildir. Bilinçaltı, sorgulama, mukayese, usavuruş ve dahası insan bedeninde veya ruhsal benlikte var olduğundan veya en azından bedenen bulunmasa bile oluşum ateşini bedenden alıp etki noktası olarak tekrar bedeni seçtiğinden, insan diye adlandırdığımız canlının mekanikten uzak bir etki-tepki düzenine sahip olduğunu söylemek mümkündür.
Böyle bir tespiti doğa kanunları içinde aramak veya benlikten ayrı düşünmek yanlıştır ancak buradaki yanlış, doğru olmayan olarak düşünülmemelidir. Bahsi geçen yanlış var olmayan olgunun var kabul edilerek yorumlanması ve varlıksal olarak aranmasından kaynaklanan yanlıştır. Çünkü böyle bir tespiti varlıksal olarak doğada bulamazsınız. Etki-tepkideki benliğe bağlı çeşitlilik insana özgüdür ancak doğaüstü olarak tanımlanan veya doğanın ve fizik mekaniğinin kanunları ile açıklanamayan olgu ve olaylarda durum farklıdır.
***
Kaç burun deliğimiz var? Bu soruya hepimiz iki yanıtını veririz. Çünkü gördüğümüz burun, iki gözün arasındaki alandan başlayan ve üst dudağın bir santimetre kadar üstüne inen, yüz düzlemine dik, kama şeklinde bir çıkıntıdır ve görünürde iki deliği vardır. Oysaki ikisi dışarıda ikisi içerde olmak üzere dört burun deliğimiz vardır. İçerideki iki delik boğaza bağlanır ve ağzımız kapalı iken nefes almamızı sağlar.
Ancak daha ilginç olanı, dört cevabını duyup açıklamayı dinleyen herkes, sanki bu bilgi beyinde bir yerlerde depolanıyormuşçasına, hemen bunu onaylayıp kabul eder. Ve bu soruyu sorup, dört cevabını söyledikten sonra çoğu kişi “Aaaaaaa! Evet” şeklinde bir tepki verir.
Bilgi doğuştandır diyen Sokrates doğru mu söylüyor ne?
***
Duyumu ele alırken izleyebileceğimiz iki yol söz konusudur. Onu, tepki mekanizmasını tetikleyen uyaranın şekli veyahut etkilenme biçimi olarak ele alabileceğim gibi yaşam parçalarımı oluşturan yapının bütünü olarak, yığılmacı bir anlayışla, görüp tecrübe olarak da ele alabilirim.
Duyumu, duyumsanandan ayırıp özsel parçayla bir bütünmüş gibi düşünürsem (aslında etki mekanizmasından ayrı bir duyum düşünmek realist bir yaklaşım olmaz) onu bir etkileşim unsuru olarak ele alamam. Duyumu, etkileşim sonucu hâlihazırda bulunan deneyimlerin içerisinde anlam kazanan ve ‘ben’den tamamıyla ayrık olmayan ve etki şeklini ‘ben’den - bir başka deyişle deneyimlerden - alan varlık olduğunu söylemek durumunda kalırım ki bu da ancak ve ancak tepki mekanizmasının somut varlığını kabul etmekle mümkün olmalıdır.
Algının değişebilir (algıda seçicilik) olmasını algı mekanizmasının ‘ben’le bağlantılı olduğunu göstermede en büyük dayanağım olacağını tahmin etmişsinizdir. Peki, o zaman buradan devam edelim.
***
Masanın üzerinde duran tabak geometrik şekil itibari ile dairedir. Yani orta noktasından kenar üzerindeki noktalara olan uzaklıklar eşit ve bu uzaklıkta dairenin yarıçapıdır. Masa düzleminin, ayaklarımızın bastığı zemine paralel olduğunu kabul edersek, ayakta dikilir pozisyonda masadaki tabağa dik baktığımızda onun dairesel şeklini görür ve “Evet, bu bir daire.” diyerek yorumlama safhasını tamamlarız. Ancak masaya yandan baktığımızda tabağı daire olarak değil elips olarak… İşte esas kırılma noktası burada! Tabağı elips olarak mı görürüz yoksa daire olarak gördüğümüz tabağı elips olarak mı yorumlarız?
Esasında göz adı verilen organ biyomekanik bir optik düzenektir. Işığın kırılması ve yansıması ilkeleri burada da geçerlidir. Mekanikten farklı olarak, yada daha doğru bir ifadeyle mekanikten fazla olarak, sinir sisteminin sağladığı biyokimyasal bir dönüşüm söz konusudur. Bu mekanizmanın ayrıntısı tıpçıların konusu olmakla beraber bizi şu anda ilgilendiren kısımda algılanan/yorumlanan ayrımındaki çizgidir.
Farklı açılardan baktığımızda daire şeklindeki tabağı elips olarak görürüz ancak tabağı daha önceden görmüş isek veyahut o tabağı o masaya bırakan kişi biz isek elips olarak gördüğümüz o tabağın daire biçiminde olduğunu biliriz. İşte tam bu noktada deneyimlerin algıya olan etkisi üzerine tipik bir örneğe şahit olmuş oluyoruz.
Deneyimleri bilgi olarak bellekte saklayabildiğimizi göz önüne alırsak, bilginin algıya olan etkisini de görmüş oluruz ki bu durum aslında, sosyal hayatta, statüleri farklı kimselerin, aynı olaylar ve aynı kimseler karşısında farklı tavırlar sergilediklerine de şahit olarak aşina olduğumuz bir durumdur.
***
Büyük bir savaş öncesinde kral, savaş stratejisini konuşmak üzere bölgenin ileri gelen komutanlarını, diplomatları ve bilge bir köylüyü saraya çağırmış. Sarayda her şey güzel başlamış. Güzel kızartılmış tavuklar, şaraplar, müzik… Toplantı öncesinde bu büyük insanları rahatlatmak için her şey düşünülmüştü. Eğlenmekten pek haz etmeyen bilge ise etrafındaki ayrıntıları gözlemekle meşguldü. Fakat komutanlardan biri bilgeyi kast ederek imalı konuşmalar yapmakta ve kendi egosunu tatmin etmekteydi. Çok sürmeden toplantıya geçildi ve kral sözü aldı. Ordunun teknik yetersizliğinden bahsetti. Kral, savaşın ancak kusursuz bir stratejiyle kazanılabileceğine inanıyordu. Tecrübesine saygı duyduğu için aklına takılan her konuda bilgeye sorular soruyor orada bulunan komutanlar ise kral ile bilgenin konuşmalarını izlemekten başka pek bir şey yapamıyordu. Derken içlerinden biri lafa girip kralı övmeye ve bilgeyi aşağılamaya başladı. Bilge ise komutanın küstah ve kibirli tavrı karşısında sessizliğini koruyordu…
 Bir süre sessizlik oldu. Kral dere geçitlerine nasıl barikat kurulacağı ile ilgili fikrini söylemesi için bilgeye söz verdi. Tekrar tekrar bilgenin fikrinin sorulmasına sinirlenen küstah komutan haddini aşarak bilgenin sözünü kesti ve benim aklıma bir fikir geldi diyerek atılganlık yaptı. Bilge ise lafının kesilmesi üzerine komutana dönerek:
“Hayret! Issız yerlere pek giden olmaz ama…”
***
Algıyı az çok anladık mı diyeyim yoksa algıyı algıladık mı diyeyim karar veremedim doğrusu…
Neyse.
Peki, yanılgı nedir?
İki artı iki onluk sayı sisteminde dört eder ve eğer onluk sayı sisteminde iki artı iki beş eder gibi bir şey söylerseniz yanılgıya düşersiniz şeklinde bir ifade yanlıştır sevgili okurum. Söz konusu durumun adı “soruya yanlış cevap vermektir”.
Şöyle ki soru iki artı iki kaçtır şeklinde olup ona verilen cevap olan beş ile birleştirildiğinde iki artı iki beştir şeklinde bir önerme ortaya çıkar ve bu önermenin matematiksel değeri sıfırdır. Yani önerme yanlıştır.
Yanılgı kavramı bir soruya yanlış cevap vermekten öte bir olguyu karşıladığı gibi çeşitleri de olan bir kavramdır. Mesela “Çocuğum çok zeki çünkü o benim karnımdayken ona Mozart dinlettim.” diyen bir anne “Post Hoc Ergo Propter Hoc” yanılgısı içerisindedir. Çünkü çocuğun zeki olması anne karnında Mozart dinlemesi ile bağlantılı bir olay değildir ve bu ikisi arasında olmayan bir bağlantıyı kabul edip sonuca (çocuğun zeki olması sonucu veya kanaati) gerekçe olarak sunmak bir yanılgıdır.
Birde şu örneğe bakalım:
Emilie: Her sabah kapının önüne çıkıp “burada timsahlar hemen ölür” diye bağırmana pek bir mana veremiyorum doğrusu.
Jean: Buraya çok yakın bir yerde içerisinde timsahlar olan bir göl var. Oradan buraya timsahlar gelir diye korkuyorum.
Emilie: Ne yani sen her sabah böyle bağırınca timsahlar gelmeyecek mi?
Jean: İyi de Emilie sen buraya hiç timsah geldiğini gördün mü?
Emilie: ¿

Jean burada “Post Hoc Ergo Propter Hoc” yanılgısı içerisindedir. Çünkü izlediği yöntemle timsahların o bölgeye gelmiyor olmasının arasında bir bağlantı yoktur. Amaç (timsahların Jean’ın evinin önüne gelmemesi) gerçekleşiyor fakat bu eylemde izlenen yöntemin (Her sabah kapının önüne çıkıp “burada timsahlar hemen ölür” diye bağırmak.) sonuca herhangi bir etkisi yoktur. Sadece tesadüf!
Devam edelim.
Aralarında hiçbir ilişki olmadığı halde münferit olayları istenilen duruma göre yontmak ve bunları birbiriyle ilişkili sunmak siyasilerce çok kullanılan bir yöntemdir. Özellikle meşru olmayan bir eylemi meşru şekilde yansıtmak (veyahut insanlarca öyle algılanmasını sağlamak) adına aralarında ilişki bulunmayan olaylar biri diğerinin sebebi/sonucu şeklinde addedilerek sorgulayan zihinlerin çenesi kapatılır!
Aynı durum toplum içerisindeki sosyal yaşantıda sıklıkla boy göstermektedir.
***
Yaşlı bir Hıristiyan kadın, her sabah balkonuna çıkar ve “Sana şükürler olsun ya Rabbi!” diye bağırırmış.
Ve yine her sabah komşusu pencereye çıkar ve “Tanrı yoktur!” diye bağırırmış.
Her gün aynı şey tekrarlıyormuş. Yaşlı kadın sürekli “Şükürler olsun!” diye bağırıyor ve bunun üzerine komşusu da çıkıp “Tanrı yoktur!” diye karşılık veriyormuş.
Bir süre sonra yaşlı kadın dara düşmüş. Yiyecek dahi alamaz duruma gelmiş. Bu sefer balkona çıkıp Tanrı’dan yiyecek yardımı dilemeye başlamış. Gene her duasının ardından, “Sana şükürler olsun ya Rabbi!” diye bağırmayı ihmal etmiyormuş.
Derken bir sabah balkonuna çıktığında bir de ne görsün?
Merdivende torbalar dolusu yiyecek! Hemen göğe bakmış ve “Sana şükürler olsun ya Rabbi!” diye bağırmış.
Aynı anda komşusu penceresinin yanından kafasını uzatıvermiş: “Aha!” demiş, “yiyecekleri sana ben aldım. Tanrı yok işte!”
Yaşlı kadın komşusuna bakmış ve gülümsemiş. Ardından gene göğe seslenmiş: “Sana şükürler olsun ya Rabbi!” Sırf dualarımı kabul edip yiyecek göndermekle kalmadın, bir de parasını şeytana ödettin!”
***
Agnostik bir yaklaşımla bu fıkrada gerçekten bir yanılgı var mı yok mu bilemeyiz. Yani yaşlı kadının balkonuna yiyecek bırakılması Tanrı’nın işi midir yoksa sadece komşusunun etken bir rolümüdür asla bilemeyiz. Bizim gibi, bunu bilemeyecek olan bir kişi daha var: Söz konusu yaşlı kadın!
Bu sebepten ötürü fıkradaki söz konusu yaşlı kadında bir yanılgı içerisindedir ancak dil ve anlatım yönünden bakıldığında –düşüncesini (veyahut inancını) savunmak adına- güzel bir cevap verdiğine hiç şüphe yok doğrusu.
Yanılgı noktasında bir diğer durum ise önerme basamaklarından birini atlamak veya dikkate almamaktır.
Bir otomobilin üretilmesi belli üretim aşamalarına dayanır. Metalin eritilmesi, eriyiğin kalıplarda şekillendirilmesi, fiziki ve metalürjik işlemlerin yapılması, plastik aksamın üretimi, camların üretimi, parçaların montajı vs.
Bir yargının sunumu da bunun gibi önermelere dayanan aşamalara dayan(malıd)ır. Yaygın olarak tümevarım problemlerinde yapılan bu hata ciddi yanılgılara sebep olmaktadır.
Mesela bir lezbiyen sürekli olarak kadınları düşünür, kadınlarla birlikte olmak ister, güzel vücudu olan bir kadını gördüğü vakit cinsel anlamda uyarılır vs.
Aynı şekilde bir erkekte (büyük bir çoğunluğu) sürekli olarak kadınları düşünür, kadınlarla birlikte olmak ister, güzel vücudu olan bir kadını gördüğü vakit cinsel anlamda uyarılır vs.
Peki, bu iki tanımı birleştirdiğimizde ortaya çıkan “O halde erkeklerde lezbiyendir!” sonucu doğru mudur?
Hepimiz cevabı biliyoruz ama nedenini çok azımız terminolojik olarak ifade edebiliriz.
Söz konusu iki tanımlama birleştirildiğinde ortaya çıkan “O halde erkeklerde lezbiyendir!” sonucu yanlıştır çünkü yukarıdaki tanımlamalarda lezbiyen olmak için verilen
- Sürekli olarak kadınları düşünmek,
- Kadınlarla birlikte olmak istemek,
- Güzel vücudu olan bir kadını gördüğü vakit cinsel anlamda uyarılmak…
Önermeleri arasında “Anatomik olarak dişi olmak” veya “Doğuştan dişi olmak” gibi bir önermeye yer verilmemiştir.
Şayet verilmiş olsaydı erkek bu önermeden sıfır puan aldığından “O halde erkeklerde lezbiyendir!” sonucu geçersiz olacaktı. Buradaki örnek çok basit olduğundan yanılgıya düşmek biraz zor ancak bundan daha karmaşık tümdengelimli mantık durumlarında bir önermeyi atlamak sonucu etkileme açısından ciddi bir sorundur.
Önerme veya önermeler atlamadan sonra en çok yapılan yanlışlardan biri de tümevarım yaparken yanlış bir önermeyi ara basamaklardan birine sokmaktır. Toplumda en çok yapılan yanlışlardan biri de budur ve yine ciddi yanılgılara sebep olur.
Bu durumun en bariz örneği aşağıdaki gibidir.
1) A kişisi x önermesi doğrudur diyor.
2) A kişisi güvenilir bir kişidir.
3) O halde x önermesi doğrudur.
Buradaki yanlış ikinci basamakta doğru kabul edilen “A kişisi güvenilir bir kişidir.” ifadesidir. Çünkü önermelerle (doğruysa bir puan, yanlışsa sıfır puan veya doğruysa bir sonraki basamağa geçilir, yanlışsa bir sonraki basamağa geçilmez) izlenen bir tümevarım mantığı mutlak doğrular üzerinden ilerlemelidir. “A kişisi güvenilir bir kişidir.” ifadesi göreceli bir olguyu işaret ettiğinden bir tümevarım mantığının basamağı olamaz. Bu yüzden üçüncü basamakta elde edilen “O halde x önermesi doğrudur.” ifadesi (tesadüfî durumları göz ardı ettiğimizde) yanlış bir ifade olup mantığı kuran kimseyi yanılgıya düşürecektir. (Ayrıca ‘Argumentum Ad Verecundiam’a bakmanızda fayda var…)
Bir durumun veya bir olayın birden fazla sebebi olabilir ve biz bu sebeplerin tamamına vakıf değilsek yanılgıya düşme ihtimali belirecektir.
***
          “Sunumunu bitirdi ve ‘Sanırım, bu retikulum hücreli sarkoma için çok tipik bir örnek’ dedi. Çok ender görülen bir hastalığı anarak, herkes güldü. Bir hafta kadar sonra hastada retikulum hücreli sarkoma olduğu anlaşıldı. Öğrenciye, ‘Bunu nereden anladın?’ diye sordular. ‘Ee, dalak büyümesinin nedeni başka ne olabilirdi ki’ diye yanıtladı. Dalakta büyümeye neden olabilecek milyonlarca hastalık vardır; ama o sadece bu hastalığı tanıyordu.”
[Dr. House’un Tıp Bilimi Sy.127,Andrew Holtz]
***
İnsanlar usavuruş yaparken muhakkak bir ölçüt dizisi kullanırlar ve usavuruş basamaklarını doğrularken (veyahut yanlışlarken) bu ölçütlere başvururlar. Şayet ölçütle ilgili sorunlardan bahsediyorsak binlerce farklı yanılgı kombinasyonunu terminolojiye dahil etmek pek ala mümkün olacaktır ancak biz bunlardan sadece birini irdeleyeceğiz.
Kasıtlı yada istem dışı yapılsın. Hiç fark etmez! Yanlı yanılgı olgusu -adından da anlaşılacağı üzere- belli bir şablona dâhil olmayla alakalıdır.  Buradaki hata, kişinin yanlış ölçütler üzerinden doğrulama yapması gibi görünebilir ancak bazı durumlarda -özellikle tümevarımla irdelenmemesi gereken- esas hata, bir ölçüt listesi oluşturmaktır. Şayet her olgu bir algoritmayla tanımlanabilir ve buna bağlı olaraktan problemler çözülebilseydi emin olun atalarımız “Ütopya” adasını binlerce yıl önce inşa ederdi.
Bazı olgular için bir algoritma oluşturmak veya herhangi bir ölçüte dayanarak ele almak boş bir uğraştır. Münferit örneklerle doğruya ulaşma veya münferit örneklerle karşıt olguyu çürütme çabası ne kadar sağlıksız ise bazı olgular için algoritma oluşturma çabası da o kadar sağlıksızdır. İşte yanlı yanılgı olgusuna en büyük örnek “özgür eğitim” saçmalığıdır. (Bu konuyu eğitim bölümünde daha ayrıntılı olarak ele alacağız.)
Bahsettiğim son iki yanılgı durumu aynı şeylermiş gibi görünüyor olabilir ancak bunlar “kesinlikle” farklı şeyler. Ara basamakların birinde yanlış bir önerme kullanmak tümevarımlı sistemlerde yanılgıya sebep olur. Buna ara basamak hatası diyebiliriz.
Usavuruşta yanlış bir ölçütü ele almak ise esasında o ölçüte uymayan (algoritması yapılamayan) olguların olmaması gerektiği şekilde irdelenmesine ve yanlış sonuçların elde edilmesine neden olur. Bu duruma verilebilecek en uygun tanımlama ise mantık hatasıdır çünkü eylem mantığa aykırılık içermektedir.
Öyle yada böyle!
Bizler olanı olduğu gibi algılasak dahi yorumlama safhasında hatalar yapabiliyoruz. Yanılgıya rağmen doğru sonuçlar elde etmek mümkün ki buna tesadüf denir ancak tesadüf bizi kurtaracak yegâne süperadam değildir elbette.
Duyusal algı ve tepki basamakları (veya süreçleri) –bazen refleks tepkisi dışında- bilgiyi kullanır. Her ne kadar öğrenmenin bir sınırı olmasa da öğrendiklerimizin bir sınırı vardır ve bazı algılama süreçlerinde bu sınırı keskin olarak hissederiz. Yanılgıya düşmek için bilgi yetersizliği başlı başına bir sebep olabileceği gibi doğru bilginin yanlış yaklaşımlarla ele alınması da başlı başına bir sebep olabilir. Tesadüf olgusu yüzünden bilgi hakkında yanlış yargılara sahip olabiliriz. Hatta yine tesadüf olgusu yüzünden doğru bildiğimiz bir şey için daha sonradan yanlış diyebiliriz. Her ne şekilde olursa olsun, bilgi salt olarak korunaksızdır ve deneylerle algı süreci içerisindeki yerinin sağlamlaştırılması gereklidir.
“Bilgiyi kazanmak kolaydır zor olan onun gerçekten doğru olduğu bilmektir.”
Ee, bilgi kolaydır. Bilginin doğru olduğunu bilmekte bir bilgidir. O zaman bilginin doğru olup olmadığını bilmekte kolaydır!!!
Vazgeçtim.
Böyle konuşup insanları hayatın içerisinde büyüteçle paradokslar ve yanılgılar arayan kişiler haline getirme niyetinde değilim.
Zaten buradaki doğru kelime “niyet” midir?
O da tartışmaya açık bir nokta.
Ne diyorum ben?
En iyisi son birkaç paragrafı hiç okumamış gibi davranın.

Kapanışlarda hep zorlanırım zaten!..
***
Dil – Kültür Bağlantısı
Bir önceki bölümde algı mekanizmasının, dil adı verilen sistemden açıkça etkilendiğini ve dille yapılan hataların olayların yorumu üzerinde yanılgılar oluşturduğunu vurguladım. Şimdi konuyla ilgili çok önemli bir kaynaktan alıntı yapacağım. Alıntı, içerik olarak kısmi farklılıklar gösterdiğinden onu, birinci bölümün içerisine katıştırmadım. Söz konusu alıntıyı Bedia Akarsu’nun “Dil – Kültür Bağlantısı” adlı kitabından yaptım. Ayrıntıyı kaynakça kısmından bulabilirsiniz.
***
“Dilin Kökü, Doğası”
“Dil sorunu ile uğraşan her dil bilgini, her dil filozofu, önce dilden ne anladığını belirtmek zorundadır. Dil nedir, hangi varlık alanına girer, nesnelerle sözcükler arasında nasıl bir bağlantı vardır, vb. sorular ister istemez insanı dilin kökü sorununa götürür. Dilin kökü ve özü sorunu, varlığın kökü ve özü sorunu kadar eskidir. Başlangıçta varlık ile dil, sözcük ile anlam birbirinden ayrılmazlar, bir birlik olarak görünürler. Sözcük, varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır. Nesnelerin dünyası ile adların dünyasının tek bir gerçekliği (Wirklichkeit) vardır. En eski dinlerde de aynı görüş egemendir. Veda dininde sözün tinsel gücü ana motiflerden biridir. Rigveda’da sözün gücü Tanrı’nın gücüne yakındır. Çünkü doğan ve yok olan insan sözünün temelinde, başsız-sonsuz ve gelip-geçmez olan Tanrısal söz bulunur. Bu Tanrısal söz Yunanlılar’da “Logos” oluyor. Burada da söz gelip-geçmezdir, varlıkla ayrılmaz bir birliği vardır. Herakleitos için Logos “Kosmos’un güdücüsüdür”, Evrene egemen olan logos da ne bir Tanrı, ne de bir insan tarafından yaratılmıştır, her zaman vardı, şimdi de vardır ve daima var olacaktır. Sonraki Yunan düşünürlerinde de dil sorunu ele alınıyorsa da yalnızca nesnelerle adların bağlantısı üzerinde duruluyor. Platon da Kratylos diyaloğunda dili bu bakımdan inceler. Ama 7. mektubunda dili bilginin temeli olarak ele alıyor. Düşünce tarihinde dili bilgi-değeri bakımından yöntemli bir şekilde ilk inceleyen Platon olmuştur. Platon’da dil, bilginin bir başlangıç noktasıdır, ama ondan öteye gidemez. Aşağı yukarı Darwin’e kadar gelen eski kuramlar dili hep bilgi, düşünce bakımından ele alıyorlar, bu da hiç kuşkusuz tek yanlı bir araştırma oluyordu. Dili duyu ve düşünce bakımından inceleyen Herder bile yine de bilgi bakımından ilgilenmiştir. Dilin insanın iç durumlarını, duygularını, sevinçlerini, acılarını dile getiren yönü pek araştırılmıyordu. Onun için bir dilin zenginliği, çeşitli etkileri karşısında hayranlık, duyuluyor ve dil bir mucize gibi kabul ediliyordu. Bu şaşılacak olayı açıklamak için de başlıca iki düşünce vardı: Bir yandan dil Tanrı’nın insana bir armağanıdır deniyordu. Dili aklın anası olarak kabul eden Hamann bile dilin insana Tanrı tarafından verildiğini, Tanrı’nın bir mucizesi olduğunu söylüyordu. Öbür yandan da dil, konulmuş bir şey, insan tarafından bulunmuş bir şey olarak kabul ediliyor. Dilin insanın özü için olan önemine ilk işaret eden Parmenides olmuştur. Parmenides’e göre insan, her şeye bir ad vermiştir. Empristler ve rasyonalistler de dili hep bilgi bakımından incelerler, bunların dil anlayışları da bilgi kuramlarına dayanır. Dili açıklarken empristler psikolojiye, rasyonalistler mantığa dayanıyorlar.”
***
“Condillac, ana eseri olan Traite des Sensations’da (Duyumlar Üzerine İnceleme) (1754) insanların dünyayı algılamalarını mümkün kılan mekanizmanın “içte” bulunan bir “zihni” veya “ruhsal kalıp” olmadığını göstermeye çalışıyordu. Bu kalıba eskiler “ruh” demişler ve insanın ruh vasıtasıyla dış alemi algıladığını ileri sürmüşlerdi. Condillac’a göre böyle bir şey yok: Yalnız dıştan gelen etkileri, deneyi algılayan insan var. Her duyumun algılanması bilincin tamamen pasif olarak işlenmesidir, bir iğnenin mumun üzerinde şekiller çizdiği gibi. Bu etkilerden biri bütün diğer duyumları geride bırakacak kadar kuvvetli ise o zaman “dikkat” yaratılmış olur. İki ayrı duyumu aynı zamanda algılarsak o zaman insanda “mukayese etme”, “ayırma”, “karşılaştırma”, “yargılama” (judge) yetenekleri ortaya çıkar.  –Bkz. Macit Gökberk, Felsefe Tarihi (İstanbul, 1974), s.363.-
“Dikkat” bizim duyumlar arasında bir ayrım yapmamızı mümkün kılar. Bu ayrımı kelimelerle simgeleştirdiğimiz zaman ortaya “dil” çıkar. “Dil” bilgimizi sistematikleştiren simgeler sistemidir. Bundan çıkan bir sonuç da şu: bu simgeler sistemi ne kadar rasyonel çalışırsa dıştan gelen etkileri o kadar doğru algılamış oluruz. Dilde veya kullanılışında bir pürüz olursa o zaman gerçekleri yanlı olarak algılarız. Fakat rasyonel bir dil kurmak mümkündür. Hakikatlere varabilmek onları pürüzsüz olarak algılamak için “dil”imize hakim olarak, onunla ancak rasyonel bağlantılar kurmalıyız… Örneğin bir insandaki, ahlaki seviyeyi ve düşünce kudretini, (anlığı l’esprit, l’intellect) oluşturan eğitim sistemidir ve bu sistemi de saptayan devletin politikasıdır!”

Neyzen Tevfik’i bilir misiniz?
“Tevfik, içkiye olan ilgisiyle de bilinmektedir. İçki, hayat biçiminin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu konuda bir anısı şöyledir:  Bir arkadaşı, Tevfik’i meyhaneden çıkarken görmüştü. Eski bir dostu olarak sitem edip ona çıkışmak istedi.
-Vallahi Tevfik Efendi, seni meyhaneden çıkarken görmek, beni son derece üzdü. Neyzen Tevfik cevap verir:
-Hemen geri döneyim öyleyse!

   Hatalarımın bana bildirilmesi ümidiyle...


Hiç yorum yok: