Mesleki yoğunluktan dolayı çok uzun zamandır yeni yazı paylaşamadığım için büyük bir eksiklik hissetmekteyim. Sırf yazı paylaşmış olmak için çalakalem bir şeyler yazmak istemedim. Bu yüzden Edilgen Düşünce adlı ikinci kitap çalışmamın taslağından ilk iki bölümü paylaşmak istedim.
Keyifli okumalar...
I
Algı ve Yanılgı – İnsan
Doğası
Kafalar karışmadan ve gözler yorulmadan
önce peşin söyleyeyim: Bugün, algıyla ilgili sorunların ve yanılgı olgusunun
“en büyük” sebebi dil ve anlatım kusurlarıdır.
İtiraf edelim!
Birçoğumuz (en azından
hayatımızın bir döneminde) “Kemankeş Mustafa Paşa’yı” keman çalan bir kişi
sanıyoruz (veya sandık). Hâlbuki keman aynı zamanda yay (ok fırlatmaya yarayan
alet) anlamına gelir.
Efsanevi Asur Kraliçesi
“Semiramis”i erkek sananlara da şahit olduğumu hatırlıyorum.
Mesela ben çok küçük
yaşlardayken sinir sisteminin sadece “sinirlenmeyi” sağladığını ve sadece bunun
için var olan bir biyolojik yapı olduğunu sanıyordum.
***
“…Nike tayfası Afrika’da bir takım kültürel sınırlamalarla
karşılaştı. Koşu ayakkabılarının reklam filmlerinden birini Kenya’da, Samburu
kabilesinin üyeleri ile çekmişlerdi. Kabile üyelerinden biri kendi dilinden bir
şeyler söylerken kamera zum yapıyor ve ekranda ‘Just Do It’ (Yap İşte) sloganı
beliriyordu. Ancak reklam filmi televizyonda gösterildiğinde Cincinnati
Üniversitesinden bir antropolog adamcağızın aslında ne dediğini ortaya çıkardı:
‘Bunları istemiyorum! Bana daha büyük ayakkabı lazım!”
[Nietzche Öldü! Bir Hipopotam
Olarak Yeniden Doğdu… Sy.32,Thomas Catheart & Daniel Klein]
***
Peki, siz daha önce “Pirahaca” dilini duydunuz mu?
***
Pirahalı’lar Brezilya’nın Amazon ormanlarında yaşayan bir halk.
Bugün konuşulan hiçbir dille yakınlığı bulunmayan Pirahacanın Mura ailesinden
olduğu sanılıyor. Mura ailesinin diğer dilleri artık ölü.
Pirahacayı da sadece iki yüz kadar kişi
konuşuyor ama dil ölmeye yüz tutmuş değil, çünkü Pirahalılar başka bir dil
bilmedikleri gibi, kendilerini diğerlerinden üstün gördüklerinden yabancı
kültürlere direniyorlar da.
Sayı sıfatları yok. “Bir ve “iki” bile… Sadece
“çok” anlamına gelen sözcükleri var. Bu yüzden Pirahalılar saymayı bilmiyorlar,
parmaklarıyla bile sayamıyorlar ve ticarette sık sık kazıklanıyorlar.
Kazıklanmaktan bıkan Pirahalı’lar dilcilerden ve antropologlardan kendilerine
en basit aritmetiği öğretmelerini istemişler ama sekiz ay süren günlük dersler
sonucu ona kadar sayamadıkları gibi “bir artı bir eşittir ikiyi dahi”
öğrenememişler…
Pirahacanın bir başka özelliği de, telaffuzun kadın ve erkeklerde
değişik olmasıdır. Örneğin kadınlar yedi sessiz ve üç sesli (a, i, o) harf
kullanırken, erkekler bir sesiz daha fazla kullanıyorlar. Daha az harf kullanan
bir halk bilinmiyor.
Pirahaca ıslık çalarak, hım-hım’lanarak ya da
müzikle de konuşulabiliyor.
“Açık” ve “koyu” ve “kan gibi” gibi
benzetmeler dışında renklerin adları yok. Anne ve baba için tek bir sözcük
kullanıyorlar ve akrabalık belirten sözcükleri çok az. “Öldürmek” ve “ölmek”
aynı fiil, “bakmak” ve “görmek” de. Öte yandan fiillerin Batı dillerinde
olmayan kipleri var, örneğin Türkçede ve Arapçada bir benzeri olan “gözümle
gördüm” kipi…
[Matematik Dünyası Sayı:70
Sy.9]
***
Pirahaca gibi bir örnekten sonra aklınıza gelen ilk şey “Türkçe
gibi kapsamlı bir dilde nasıl olurda anlatım kusurları meydana geliyor”
düşüncesidir umarım…
Algı nedir?
Her şeyden önce algı bir süreçtir.
Etkileşim- yorumlama ve -her ne kadar algıdan ayrı bir süreç olarak addedilse
de- tepki safhası…
Duyusal algı ise sinir sisteminin ve duyu
organlarının gerçekleştirdiği bir dizi biyokimyasal ve elektriksel olayların
gerçekleştiği bir mekanizmadır.
Sinir hücrelerinde elektriksel
iletim saniyede yüz metre gibi bir hıza ulaşabilir!
***
Ata neden soldan binilir? Aslında bu soruyu bu şekilde sormak
-sanki bu iş için belirlenmiş bir genel düzenleme varmış gibi- kavrayışta bir fren
etkisi yapıyor; ancak cevap oldukça basit! Diğer birçok alışkanlıkta olduğu
gibi, bunun da sebebi, insanların büyük bir kısmının sağ elini kullanıyor
olmasıdır.
***
Duyusal algı işlevini gören uzuvlarımız ve dolayısı ile duyusal
algı olmasaydı doğayla etkileşimimizin yani yaşam alanımızı oluşturan
nesnelerin ve olayların yapıcılığındaki rolümüzün ne olduğunu anlamamız
imkânsız olurdu.
Her ne kadar bağımsız bir düşünce gücüne ve zihinsel dürtülere
sahip olsak da fiziksel olarak algılayamadığımız bir olgu, somutları (somut
şeyleri) kapsayan bir evrendeki etkileşim ilişkisinin insan tarafından
yorumlanması evresine mukabil olamaz. Hal böyle iken elle tutulamayan, gözle
görülemeyen, kulakla işitilemeyen doğa oluşumu nesneler veya soyut anlamdaki
olaylar, bizlerin tekdüze algı-yorumlama ilişkisinden uzak bir anlamda varlık
kimliğini kazanmaya çalışacaktır. Burada bizim katılımcı bir rolümüz
olmadığından ötürü soyut olgularda oluşumun nesnelliğinin veya oluşumun bizler
veya doğa üzerindeki etkisinin edilgen oluşundan söz edebiliriz ancak doğaya
karşı kimi zaman yapıcı olan bizlerin edilgen olmayan iradeye bağlı yorumlama
yeteneği, insan-doğa etkileşiminin temelini oluşturmaktadır. Söz konusu
insan-doğa etkileşiminin bizlerin katılımcı yorum gücünün etkisi altında
olduğunu söylesek de etki altında olan bizlerin algısıdır. Algının tepkiye olan
açık etkisini göz önünde bulundurduğumuz zaman ise tepkisel olguların ve
olayların, doğanın algılarımız üzerinde yol açtığı değişiklerden etkilendiğin
dolaylı olarak söylenebilir.
Duyuların dış dünya ile etkileşiminin altında irdelenmesi gereken
noktalardan biride benliğin altında yatan tetikleyici etkinin yada bilimsel bir
açıklamayla hormonsal ve kimyasal değişimlerin sonucunda insan tavrını ve
düşüncelerini açığa çıkaran ateşin ilk kıvılcımı üzerinde ne kadar kontrol
edebilme yetisine sahip oluşumuzdur.
İlk etki duyu-olgu ve duyu-olay etkileşimine en yakın olandır.
Algıyı başlangıç olarak kabul etsek bile yani algıya sebep olan etmenin
varoluş, yansıma yada şekil değiştirme ve ulaştırılma yada aktarma süreçlerini
yok saysak dahi, duyu işlevini sürecin en başına koyamayız. Algıya gelene kadar
ki süreçte ilk kıvılcımı veren olgu veya olay ile duyu arasındaki bağlantı
birden fazla halkanın iç içe geçerek oluşturduğu bir zincir gibidir.
Biyolojik olarak algı süreci, insan vücudunda gerçekleşen
biyokimyasal tepkimeler dizisinin gerçekleşme ve etkiye yansıtılma sürecidir
lakin bedenimizi oluşturan kimyasallardan farklı olarak duygu ve düşünceyi bir
potansiyele göre ki bu potansiyel genelde mizacımızdan öte gelir, şekillendirip
aktaran iç kuvvetlerimiz yada tinsel bağlarımız vardır. Her ne kadar
bildiklerimiz ve inandıklarımız çerçevesinden ayrılmayan inatçı bir tavırla
algının aktarılma sürecine ve dolayısı ile tepkiye müdahale etsek de
tepkilerimizi şekillendiren kuvvetlerin temelinde irademizden çok bilinçaltımız
yatar.
Bakınız, bir kitabı okurken yorumlama safhasına geçişte bizi
taşıyan vagon, yazarın doktrinleri değil kitabı okumadan öncede sahip olduğumuz
inançlarımız ve kişisel doğrularımızdır. Hepimiz nesnellikten yanayızdır ama
değişimlere karşı olan korkumuz, bu inatçı ve yeniliklere kapalı tavrımızın
mimarıdır ve dolayısı ile öznel doğrularımızı çoğu zaman nesnel kabul etmekten
çekinmeyiz.
***
Aslında bu vagon daha en başında yani daha kitapçıda hangi kitabı
alacağımızı düşünürken bile bizimledir. İnandığımız şeyleri doğru kabul eden
yazarları okumak isteriz. Şayet hangi –izm (ideoloji) bizim inancımızla
örtüşüyor ise o –izm’i öven, onu anlatan kitapları okumak isteriz. Aksini
düşünmeyiz bile. Sonra bir tartışma ortamı geldiğinde –izm’ler arasında kıyasa
başlarız. Fakat bizim için tek bir tane iyi vardır. Ölçütlerimiz katılaşmıştır
ve düşünce esnekliği kaybolmuştur.
Peki ya bu etken bir düşünce mi?
***
Düşünce ve tavır elbette ki çevresel etkenlerin benliğe yansıyan
tepkileri (veya yansımaları) altında şekillenecek ve genetik olarak
anne-babadan miras alınan mizacın da oluşturduğu potansiyelle birey,
gerçekleşmemiş olanı kendi süzgecinden geçirmeyi beklemek durumunda kalacaktır.
Her ne kadar (bu ifadeyi çok kullandığımın farkındayım!) etki-tepki yasası ve
doğanın ve fiziğin mekanik kuralları söz sahibi olsa da salt insan olarak ele
aldığımız canlılar sadece biyolojik veya atomik bir oluşumdan ibaret değildir.
Bilinçaltı, sorgulama, mukayese, usavuruş ve dahası insan bedeninde veya ruhsal
benlikte var olduğundan veya en azından bedenen bulunmasa bile oluşum ateşini
bedenden alıp etki noktası olarak tekrar bedeni seçtiğinden, insan diye
adlandırdığımız canlının mekanikten uzak bir etki-tepki düzenine sahip olduğunu
söylemek mümkündür.
Böyle bir tespiti doğa kanunları içinde aramak veya benlikten ayrı
düşünmek yanlıştır ancak buradaki yanlış, doğru olmayan olarak
düşünülmemelidir. Bahsi geçen yanlış var olmayan olgunun var kabul edilerek
yorumlanması ve varlıksal olarak aranmasından kaynaklanan yanlıştır. Çünkü
böyle bir tespiti varlıksal olarak doğada bulamazsınız. Etki-tepkideki benliğe
bağlı çeşitlilik insana özgüdür ancak doğaüstü olarak tanımlanan veya doğanın
ve fizik mekaniğinin kanunları ile açıklanamayan olgu ve olaylarda durum
farklıdır.
***
Kaç burun deliğimiz var? Bu soruya hepimiz iki yanıtını veririz.
Çünkü gördüğümüz burun, iki gözün arasındaki alandan başlayan ve üst dudağın
bir santimetre kadar üstüne inen, yüz düzlemine dik, kama şeklinde bir
çıkıntıdır ve görünürde iki deliği vardır. Oysaki ikisi dışarıda ikisi içerde
olmak üzere dört burun deliğimiz vardır. İçerideki iki delik boğaza bağlanır ve
ağzımız kapalı iken nefes almamızı sağlar.
Ancak daha ilginç olanı, dört cevabını duyup açıklamayı dinleyen
herkes, sanki bu bilgi beyinde bir yerlerde depolanıyormuşçasına, hemen bunu
onaylayıp kabul eder. Ve bu soruyu sorup, dört cevabını söyledikten sonra çoğu
kişi “Aaaaaaa! Evet” şeklinde bir tepki verir.
Bilgi doğuştandır diyen Sokrates doğru mu söylüyor ne?
***
Duyumu ele alırken izleyebileceğimiz iki yol söz konusudur. Onu,
tepki mekanizmasını tetikleyen uyaranın şekli veyahut etkilenme biçimi olarak
ele alabileceğim gibi yaşam parçalarımı oluşturan yapının bütünü olarak,
yığılmacı bir anlayışla, görüp tecrübe olarak da ele alabilirim.
Duyumu, duyumsanandan ayırıp
özsel parçayla bir bütünmüş gibi düşünürsem (aslında etki mekanizmasından ayrı
bir duyum düşünmek realist bir yaklaşım olmaz) onu bir etkileşim unsuru olarak
ele alamam. Duyumu, etkileşim sonucu hâlihazırda bulunan deneyimlerin
içerisinde anlam kazanan ve ‘ben’den tamamıyla ayrık olmayan ve etki şeklini
‘ben’den - bir başka deyişle deneyimlerden - alan varlık olduğunu söylemek
durumunda kalırım ki bu da ancak ve ancak tepki mekanizmasının somut varlığını
kabul etmekle mümkün olmalıdır.
Algının değişebilir (algıda seçicilik) olmasını algı
mekanizmasının ‘ben’le bağlantılı olduğunu göstermede en büyük dayanağım
olacağını tahmin etmişsinizdir. Peki, o zaman buradan devam edelim.
***
Masanın üzerinde duran tabak geometrik şekil itibari ile dairedir.
Yani orta noktasından kenar üzerindeki noktalara olan uzaklıklar eşit ve bu
uzaklıkta dairenin yarıçapıdır. Masa düzleminin, ayaklarımızın bastığı zemine
paralel olduğunu kabul edersek, ayakta dikilir pozisyonda masadaki tabağa dik
baktığımızda onun dairesel şeklini görür ve “Evet, bu bir daire.” diyerek
yorumlama safhasını tamamlarız. Ancak masaya yandan baktığımızda tabağı daire
olarak değil elips olarak… İşte esas kırılma noktası burada! Tabağı elips
olarak mı görürüz yoksa daire olarak gördüğümüz tabağı elips olarak mı
yorumlarız?
Esasında göz adı verilen organ biyomekanik bir optik düzenektir.
Işığın kırılması ve yansıması ilkeleri burada da geçerlidir. Mekanikten farklı
olarak, yada daha doğru bir ifadeyle mekanikten fazla olarak, sinir sisteminin
sağladığı biyokimyasal bir dönüşüm söz konusudur. Bu mekanizmanın ayrıntısı
tıpçıların konusu olmakla beraber bizi şu anda ilgilendiren kısımda
algılanan/yorumlanan ayrımındaki çizgidir.
Farklı açılardan baktığımızda daire şeklindeki tabağı elips olarak
görürüz ancak tabağı daha önceden görmüş isek veyahut o tabağı o masaya bırakan
kişi biz isek elips olarak gördüğümüz o tabağın daire biçiminde olduğunu
biliriz. İşte tam bu noktada deneyimlerin algıya olan etkisi üzerine tipik bir
örneğe şahit olmuş oluyoruz.
Deneyimleri bilgi olarak bellekte saklayabildiğimizi göz önüne
alırsak, bilginin algıya olan etkisini de görmüş oluruz ki bu durum aslında,
sosyal hayatta, statüleri farklı kimselerin, aynı olaylar ve aynı kimseler
karşısında farklı tavırlar sergilediklerine de şahit olarak aşina olduğumuz bir
durumdur.
***
Büyük bir savaş öncesinde kral, savaş stratejisini konuşmak üzere
bölgenin ileri gelen komutanlarını, diplomatları ve bilge bir köylüyü saraya
çağırmış. Sarayda her şey güzel başlamış. Güzel kızartılmış tavuklar, şaraplar,
müzik… Toplantı öncesinde bu büyük insanları rahatlatmak için her şey
düşünülmüştü. Eğlenmekten pek haz etmeyen bilge ise etrafındaki ayrıntıları
gözlemekle meşguldü. Fakat komutanlardan biri bilgeyi kast ederek imalı
konuşmalar yapmakta ve kendi egosunu tatmin etmekteydi. Çok sürmeden toplantıya
geçildi ve kral sözü aldı. Ordunun teknik yetersizliğinden bahsetti. Kral,
savaşın ancak kusursuz bir stratejiyle kazanılabileceğine inanıyordu.
Tecrübesine saygı duyduğu için aklına takılan her konuda bilgeye sorular
soruyor orada bulunan komutanlar ise kral ile bilgenin konuşmalarını izlemekten
başka pek bir şey yapamıyordu. Derken içlerinden biri lafa girip kralı övmeye
ve bilgeyi aşağılamaya başladı. Bilge ise komutanın küstah ve kibirli tavrı
karşısında sessizliğini koruyordu…
Bir süre sessizlik oldu. Kral dere geçitlerine
nasıl barikat kurulacağı ile ilgili fikrini söylemesi için bilgeye söz verdi.
Tekrar tekrar bilgenin fikrinin sorulmasına sinirlenen küstah komutan haddini
aşarak bilgenin sözünü kesti ve benim aklıma bir fikir geldi diyerek atılganlık
yaptı. Bilge ise lafının kesilmesi üzerine komutana dönerek:
“Hayret! Issız yerlere pek giden olmaz ama…”
***
Algıyı az çok anladık mı diyeyim yoksa algıyı algıladık mı diyeyim
karar veremedim doğrusu…
Neyse.
Peki, yanılgı nedir?
İki artı iki onluk sayı sisteminde dört eder ve eğer onluk sayı
sisteminde iki artı iki beş eder gibi bir şey söylerseniz yanılgıya düşersiniz
şeklinde bir ifade yanlıştır sevgili okurum. Söz konusu durumun adı “soruya
yanlış cevap vermektir”.
Şöyle ki soru iki artı iki
kaçtır şeklinde olup ona verilen cevap olan beş ile birleştirildiğinde iki artı
iki beştir şeklinde bir önerme ortaya çıkar ve bu önermenin matematiksel değeri
sıfırdır. Yani önerme yanlıştır.
Yanılgı kavramı bir soruya yanlış cevap vermekten öte bir olguyu
karşıladığı gibi çeşitleri de olan bir kavramdır. Mesela “Çocuğum çok zeki
çünkü o benim karnımdayken ona Mozart dinlettim.” diyen bir anne “Post Hoc Ergo
Propter Hoc” yanılgısı içerisindedir. Çünkü çocuğun zeki olması anne karnında
Mozart dinlemesi ile bağlantılı bir olay değildir ve bu ikisi arasında olmayan
bir bağlantıyı kabul edip sonuca (çocuğun zeki olması sonucu veya kanaati)
gerekçe olarak sunmak bir yanılgıdır.
Birde şu örneğe bakalım:
Emilie: Her sabah kapının önüne çıkıp “burada timsahlar hemen
ölür” diye bağırmana pek bir mana veremiyorum doğrusu.
Jean: Buraya çok yakın bir
yerde içerisinde timsahlar olan bir göl var. Oradan buraya timsahlar gelir diye
korkuyorum.
Emilie: Ne yani sen her sabah böyle bağırınca timsahlar gelmeyecek
mi?
Jean: İyi de Emilie sen buraya hiç timsah geldiğini gördün mü?
Emilie: ¿
Jean burada “Post
Hoc Ergo Propter Hoc” yanılgısı
içerisindedir. Çünkü izlediği yöntemle timsahların o bölgeye gelmiyor olmasının
arasında bir bağlantı yoktur. Amaç (timsahların Jean’ın evinin önüne gelmemesi)
gerçekleşiyor fakat bu eylemde izlenen yöntemin (Her sabah kapının önüne çıkıp
“burada timsahlar hemen ölür” diye bağırmak.) sonuca herhangi bir etkisi yoktur.
Sadece tesadüf!
Devam edelim.
Aralarında hiçbir ilişki olmadığı halde münferit olayları
istenilen duruma göre yontmak ve bunları birbiriyle ilişkili sunmak siyasilerce
çok kullanılan bir yöntemdir. Özellikle meşru olmayan bir eylemi meşru şekilde
yansıtmak (veyahut insanlarca öyle algılanmasını sağlamak) adına aralarında
ilişki bulunmayan olaylar biri diğerinin sebebi/sonucu şeklinde addedilerek
sorgulayan zihinlerin çenesi kapatılır!
Aynı durum toplum içerisindeki sosyal
yaşantıda sıklıkla boy göstermektedir.
***
Yaşlı bir Hıristiyan kadın, her sabah balkonuna çıkar ve “Sana
şükürler olsun ya Rabbi!” diye bağırırmış.
Ve yine her sabah komşusu pencereye çıkar ve “Tanrı yoktur!” diye
bağırırmış.
Her gün aynı şey tekrarlıyormuş. Yaşlı kadın sürekli “Şükürler
olsun!” diye bağırıyor ve bunun üzerine komşusu da çıkıp “Tanrı yoktur!” diye
karşılık veriyormuş.
Bir süre sonra yaşlı kadın dara
düşmüş. Yiyecek dahi alamaz duruma gelmiş. Bu sefer balkona çıkıp Tanrı’dan
yiyecek yardımı dilemeye başlamış. Gene her duasının ardından, “Sana şükürler
olsun ya Rabbi!” diye bağırmayı ihmal etmiyormuş.
Derken bir sabah balkonuna çıktığında bir de ne görsün?
Merdivende torbalar dolusu yiyecek! Hemen göğe bakmış ve “Sana
şükürler olsun ya Rabbi!” diye bağırmış.
Aynı anda komşusu penceresinin yanından kafasını uzatıvermiş:
“Aha!” demiş, “yiyecekleri sana ben aldım. Tanrı yok işte!”
Yaşlı kadın komşusuna bakmış ve gülümsemiş. Ardından gene göğe
seslenmiş: “Sana şükürler olsun ya Rabbi!” Sırf dualarımı kabul edip yiyecek
göndermekle kalmadın, bir de parasını şeytana ödettin!”
***
Agnostik bir yaklaşımla bu fıkrada gerçekten bir yanılgı var mı
yok mu bilemeyiz. Yani yaşlı kadının balkonuna yiyecek bırakılması Tanrı’nın
işi midir yoksa sadece komşusunun etken bir rolümüdür asla bilemeyiz. Bizim
gibi, bunu bilemeyecek olan bir kişi daha var: Söz konusu yaşlı kadın!
Bu sebepten ötürü fıkradaki söz konusu yaşlı kadında bir yanılgı
içerisindedir ancak dil ve anlatım yönünden bakıldığında –düşüncesini (veyahut
inancını) savunmak adına- güzel bir cevap verdiğine hiç şüphe yok doğrusu.
Yanılgı noktasında bir diğer durum ise önerme basamaklarından
birini atlamak veya dikkate almamaktır.
Bir otomobilin üretilmesi belli üretim aşamalarına dayanır.
Metalin eritilmesi, eriyiğin kalıplarda şekillendirilmesi, fiziki ve metalürjik
işlemlerin yapılması, plastik aksamın üretimi, camların üretimi, parçaların
montajı vs.
Bir yargının sunumu da bunun gibi önermelere dayanan aşamalara
dayan(malıd)ır. Yaygın olarak tümevarım problemlerinde yapılan bu hata ciddi
yanılgılara sebep olmaktadır.
Mesela bir lezbiyen sürekli olarak kadınları düşünür, kadınlarla
birlikte olmak ister, güzel vücudu olan bir kadını gördüğü vakit cinsel anlamda
uyarılır vs.
Aynı şekilde bir erkekte (büyük bir çoğunluğu) sürekli olarak
kadınları düşünür, kadınlarla birlikte olmak ister, güzel vücudu olan bir
kadını gördüğü vakit cinsel anlamda uyarılır vs.
Peki, bu iki tanımı birleştirdiğimizde ortaya çıkan “O halde
erkeklerde lezbiyendir!” sonucu doğru mudur?
Hepimiz cevabı biliyoruz ama nedenini çok azımız terminolojik
olarak ifade edebiliriz.
Söz konusu iki tanımlama birleştirildiğinde ortaya çıkan “O halde
erkeklerde lezbiyendir!” sonucu yanlıştır çünkü yukarıdaki tanımlamalarda
lezbiyen olmak için verilen
- Sürekli olarak kadınları düşünmek,
- Kadınlarla birlikte olmak istemek,
- Güzel vücudu olan bir kadını gördüğü vakit cinsel anlamda
uyarılmak…
Önermeleri arasında “Anatomik olarak dişi olmak” veya “Doğuştan
dişi olmak” gibi bir önermeye yer verilmemiştir.
Şayet verilmiş olsaydı erkek bu önermeden sıfır puan aldığından “O
halde erkeklerde lezbiyendir!” sonucu geçersiz olacaktı. Buradaki örnek çok
basit olduğundan yanılgıya düşmek biraz zor ancak bundan daha karmaşık
tümdengelimli mantık durumlarında bir önermeyi atlamak sonucu etkileme
açısından ciddi bir sorundur.
Önerme veya önermeler atlamadan sonra en çok yapılan yanlışlardan
biri de tümevarım yaparken yanlış bir önermeyi ara basamaklardan birine
sokmaktır. Toplumda en çok yapılan yanlışlardan biri de budur ve yine ciddi
yanılgılara sebep olur.
Bu durumun en bariz örneği aşağıdaki gibidir.
1) A kişisi x önermesi doğrudur diyor.
2) A kişisi güvenilir bir kişidir.
3) O halde x önermesi doğrudur.
Buradaki yanlış ikinci basamakta doğru kabul edilen “A kişisi güvenilir
bir kişidir.” ifadesidir. Çünkü önermelerle (doğruysa bir puan, yanlışsa sıfır
puan veya doğruysa bir sonraki basamağa geçilir, yanlışsa bir sonraki basamağa
geçilmez) izlenen bir tümevarım mantığı mutlak doğrular üzerinden
ilerlemelidir. “A kişisi güvenilir bir kişidir.” ifadesi göreceli bir olguyu
işaret ettiğinden bir tümevarım mantığının basamağı olamaz. Bu yüzden üçüncü
basamakta elde edilen “O halde x önermesi doğrudur.” ifadesi (tesadüfî
durumları göz ardı ettiğimizde) yanlış bir ifade olup mantığı kuran kimseyi
yanılgıya düşürecektir. (Ayrıca ‘Argumentum Ad Verecundiam’a bakmanızda fayda
var…)
Bir durumun veya bir olayın
birden fazla sebebi olabilir ve biz bu sebeplerin tamamına vakıf değilsek
yanılgıya düşme ihtimali belirecektir.
***
“Sunumunu
bitirdi ve ‘Sanırım, bu retikulum hücreli sarkoma için çok tipik bir örnek’
dedi. Çok ender görülen bir hastalığı anarak, herkes güldü. Bir hafta kadar
sonra hastada retikulum hücreli sarkoma olduğu anlaşıldı. Öğrenciye, ‘Bunu
nereden anladın?’ diye sordular. ‘Ee, dalak büyümesinin nedeni başka ne
olabilirdi ki’ diye yanıtladı. Dalakta büyümeye neden olabilecek milyonlarca
hastalık vardır; ama o sadece bu hastalığı tanıyordu.”
[Dr. House’un Tıp Bilimi
Sy.127,Andrew Holtz]
***
İnsanlar usavuruş yaparken muhakkak bir ölçüt dizisi kullanırlar
ve usavuruş basamaklarını doğrularken (veyahut yanlışlarken) bu ölçütlere
başvururlar. Şayet ölçütle ilgili sorunlardan bahsediyorsak binlerce farklı
yanılgı kombinasyonunu terminolojiye dahil etmek pek ala mümkün olacaktır ancak
biz bunlardan sadece birini irdeleyeceğiz.
Kasıtlı yada istem dışı yapılsın. Hiç fark etmez! Yanlı yanılgı
olgusu -adından da anlaşılacağı üzere- belli bir şablona dâhil olmayla
alakalıdır. Buradaki hata, kişinin yanlış ölçütler üzerinden doğrulama
yapması gibi görünebilir ancak bazı durumlarda -özellikle tümevarımla
irdelenmemesi gereken- esas hata, bir ölçüt listesi oluşturmaktır. Şayet her
olgu bir algoritmayla tanımlanabilir ve buna bağlı olaraktan problemler
çözülebilseydi emin olun atalarımız “Ütopya” adasını binlerce yıl önce inşa
ederdi.
Bazı olgular için bir algoritma oluşturmak veya herhangi bir
ölçüte dayanarak ele almak boş bir uğraştır. Münferit örneklerle doğruya ulaşma
veya münferit örneklerle karşıt olguyu çürütme çabası ne kadar sağlıksız ise
bazı olgular için algoritma oluşturma çabası da o kadar sağlıksızdır. İşte
yanlı yanılgı olgusuna en büyük örnek “özgür eğitim” saçmalığıdır. (Bu konuyu
eğitim bölümünde daha ayrıntılı olarak ele alacağız.)
Bahsettiğim son iki yanılgı durumu aynı şeylermiş gibi görünüyor
olabilir ancak bunlar “kesinlikle” farklı şeyler. Ara basamakların birinde
yanlış bir önerme kullanmak tümevarımlı sistemlerde yanılgıya sebep olur. Buna
ara basamak hatası diyebiliriz.
Usavuruşta yanlış bir ölçütü ele almak ise esasında o ölçüte
uymayan (algoritması yapılamayan) olguların olmaması gerektiği şekilde
irdelenmesine ve yanlış sonuçların elde edilmesine neden olur. Bu duruma
verilebilecek en uygun tanımlama ise mantık hatasıdır çünkü eylem mantığa
aykırılık içermektedir.
Öyle yada böyle!
Bizler olanı olduğu gibi algılasak dahi yorumlama safhasında
hatalar yapabiliyoruz. Yanılgıya rağmen doğru sonuçlar elde etmek mümkün ki
buna tesadüf denir ancak tesadüf bizi kurtaracak yegâne süperadam değildir
elbette.
Duyusal algı ve tepki basamakları (veya süreçleri) –bazen refleks
tepkisi dışında- bilgiyi kullanır. Her ne kadar öğrenmenin bir sınırı olmasa da
öğrendiklerimizin bir sınırı vardır ve bazı algılama süreçlerinde bu sınırı
keskin olarak hissederiz. Yanılgıya düşmek için bilgi yetersizliği başlı başına
bir sebep olabileceği gibi doğru bilginin yanlış yaklaşımlarla ele alınması da
başlı başına bir sebep olabilir. Tesadüf olgusu yüzünden bilgi hakkında yanlış
yargılara sahip olabiliriz. Hatta yine tesadüf olgusu yüzünden doğru bildiğimiz
bir şey için daha sonradan yanlış diyebiliriz. Her ne şekilde olursa olsun,
bilgi salt olarak korunaksızdır ve deneylerle algı süreci içerisindeki yerinin
sağlamlaştırılması gereklidir.
“Bilgiyi kazanmak kolaydır zor olan onun gerçekten doğru olduğu
bilmektir.”
Ee, bilgi kolaydır. Bilginin
doğru olduğunu bilmekte bir bilgidir. O zaman bilginin doğru olup olmadığını
bilmekte kolaydır!!!
Vazgeçtim.
Böyle konuşup insanları hayatın içerisinde büyüteçle paradokslar
ve yanılgılar arayan kişiler haline getirme niyetinde değilim.
Zaten buradaki doğru kelime “niyet” midir?
O da tartışmaya açık bir nokta.
Ne diyorum ben?
En iyisi son birkaç paragrafı hiç okumamış gibi davranın.
Kapanışlarda hep zorlanırım zaten!..
***
Dil – Kültür Bağlantısı
Bir önceki bölümde algı mekanizmasının, dil adı verilen sistemden
açıkça etkilendiğini ve dille yapılan hataların olayların yorumu üzerinde
yanılgılar oluşturduğunu vurguladım. Şimdi konuyla ilgili çok önemli bir
kaynaktan alıntı yapacağım. Alıntı, içerik olarak kısmi farklılıklar
gösterdiğinden onu, birinci bölümün içerisine katıştırmadım. Söz konusu
alıntıyı Bedia Akarsu’nun “Dil – Kültür Bağlantısı” adlı kitabından yaptım.
Ayrıntıyı kaynakça kısmından bulabilirsiniz.
***
“Dilin Kökü, Doğası”
“Dil sorunu ile uğraşan her dil bilgini, her dil filozofu, önce
dilden ne anladığını belirtmek zorundadır. Dil nedir, hangi varlık alanına
girer, nesnelerle sözcükler arasında nasıl bir bağlantı vardır, vb. sorular
ister istemez insanı dilin kökü sorununa götürür. Dilin kökü ve özü sorunu,
varlığın kökü ve özü sorunu kadar eskidir. Başlangıçta varlık ile dil, sözcük
ile anlam birbirinden ayrılmazlar, bir birlik olarak görünürler. Sözcük,
varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır.
Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen
olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik
kazanır. Nesnelerin dünyası ile adların dünyasının tek bir gerçekliği
(Wirklichkeit) vardır. En eski dinlerde de aynı görüş egemendir. Veda dininde
sözün tinsel gücü ana motiflerden biridir. Rigveda’da sözün gücü Tanrı’nın
gücüne yakındır. Çünkü doğan ve yok olan insan sözünün temelinde, başsız-sonsuz
ve gelip-geçmez olan Tanrısal söz bulunur. Bu Tanrısal söz Yunanlılar’da
“Logos” oluyor. Burada da söz gelip-geçmezdir, varlıkla ayrılmaz bir birliği
vardır. Herakleitos için Logos “Kosmos’un güdücüsüdür”, Evrene egemen olan
logos da ne bir Tanrı, ne de bir insan tarafından yaratılmıştır, her zaman
vardı, şimdi de vardır ve daima var olacaktır. Sonraki Yunan düşünürlerinde de
dil sorunu ele alınıyorsa da yalnızca nesnelerle adların bağlantısı üzerinde
duruluyor. Platon da Kratylos diyaloğunda dili bu bakımdan inceler. Ama 7.
mektubunda dili bilginin temeli olarak ele alıyor. Düşünce tarihinde dili
bilgi-değeri bakımından yöntemli bir şekilde ilk inceleyen Platon olmuştur.
Platon’da dil, bilginin bir başlangıç noktasıdır, ama ondan öteye gidemez.
Aşağı yukarı Darwin’e kadar gelen eski kuramlar dili hep bilgi, düşünce
bakımından ele alıyorlar, bu da hiç kuşkusuz tek yanlı bir araştırma oluyordu.
Dili duyu ve düşünce bakımından inceleyen Herder bile yine de bilgi bakımından
ilgilenmiştir. Dilin insanın iç durumlarını, duygularını, sevinçlerini,
acılarını dile getiren yönü pek araştırılmıyordu. Onun için bir dilin
zenginliği, çeşitli etkileri karşısında hayranlık, duyuluyor ve dil bir mucize
gibi kabul ediliyordu. Bu şaşılacak olayı açıklamak için de başlıca iki düşünce
vardı: Bir yandan dil Tanrı’nın insana bir armağanıdır deniyordu. Dili aklın
anası olarak kabul eden Hamann bile dilin insana Tanrı tarafından verildiğini,
Tanrı’nın bir mucizesi olduğunu söylüyordu. Öbür yandan da dil, konulmuş bir
şey, insan tarafından bulunmuş bir şey olarak kabul ediliyor. Dilin insanın özü
için olan önemine ilk işaret eden Parmenides olmuştur. Parmenides’e göre insan,
her şeye bir ad vermiştir. Empristler ve rasyonalistler de dili hep bilgi
bakımından incelerler, bunların dil anlayışları da bilgi kuramlarına dayanır.
Dili açıklarken empristler psikolojiye, rasyonalistler mantığa dayanıyorlar.”
***
“Condillac, ana eseri olan Traite des Sensations’da (Duyumlar
Üzerine İnceleme) (1754) insanların dünyayı algılamalarını mümkün kılan
mekanizmanın “içte” bulunan bir “zihni” veya “ruhsal kalıp” olmadığını
göstermeye çalışıyordu. Bu kalıba eskiler “ruh” demişler ve insanın ruh
vasıtasıyla dış alemi algıladığını ileri sürmüşlerdi. Condillac’a göre böyle
bir şey yok: Yalnız dıştan gelen etkileri, deneyi algılayan insan var. Her
duyumun algılanması bilincin tamamen pasif olarak işlenmesidir, bir iğnenin
mumun üzerinde şekiller çizdiği gibi. Bu etkilerden biri bütün diğer duyumları
geride bırakacak kadar kuvvetli ise o zaman “dikkat” yaratılmış olur. İki ayrı
duyumu aynı zamanda algılarsak o zaman insanda “mukayese etme”, “ayırma”,
“karşılaştırma”, “yargılama” (judge) yetenekleri ortaya çıkar. –Bkz.
Macit Gökberk, Felsefe Tarihi (İstanbul, 1974), s.363.-
“Dikkat” bizim duyumlar
arasında bir ayrım yapmamızı mümkün kılar. Bu ayrımı kelimelerle simgeleştirdiğimiz
zaman ortaya “dil” çıkar. “Dil” bilgimizi sistematikleştiren simgeler
sistemidir. Bundan çıkan bir sonuç da şu: bu simgeler sistemi ne kadar rasyonel
çalışırsa dıştan gelen etkileri o kadar doğru algılamış oluruz. Dilde veya
kullanılışında bir pürüz olursa o zaman gerçekleri yanlı olarak algılarız.
Fakat rasyonel bir dil kurmak mümkündür. Hakikatlere varabilmek onları pürüzsüz
olarak algılamak için “dil”imize hakim olarak, onunla ancak rasyonel
bağlantılar kurmalıyız… Örneğin bir insandaki, ahlaki seviyeyi ve düşünce
kudretini, (anlığı l’esprit, l’intellect) oluşturan eğitim sistemidir ve bu
sistemi de saptayan devletin politikasıdır!”
Neyzen Tevfik’i bilir misiniz?
“Tevfik, içkiye olan ilgisiyle de bilinmektedir. İçki, hayat
biçiminin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu konuda bir anısı şöyledir:
Bir arkadaşı, Tevfik’i meyhaneden çıkarken görmüştü. Eski bir dostu
olarak sitem edip ona çıkışmak istedi.
-Vallahi Tevfik Efendi, seni meyhaneden çıkarken görmek, beni son
derece üzdü. Neyzen Tevfik cevap verir:
-Hemen geri döneyim öyleyse!
Hatalarımın
bana bildirilmesi ümidiyle...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder