Mesleki yoğunluktan dolayı çok uzun zamandır yeni yazı paylaşamadığım için büyük bir eksiklik hissetmekteyim.Sırf yazı paylaşmış olmak için çalakalem bir şeyler yazmak istemedim. Bu yüzden Edilgen Düşünce adlı ikinci kitap çalışmamın taslağından ilk iki bölümü paylaşmak istedim.
Keyifli okumalar...
II
İdeolojiler
ve İdeolojiler
Konuşmasını yapmadan önce önünde duran
bardaktan bir yudum su içti. Önündeki kalabalığa doğru pek uzun olmayan fakat
kararlı bir duruşla baktı ve ardından konuşmasına başladı.
“Pencerem yoktu, karanlıktı. Nereden
geldiğini tam olarak kestiremediğim çığlık sesleri duyuyordum. Ne nasırlaşmış
topuklarım ne iki gündür boş olan midem ne de kuruyan dudaklarım umurumda
değildi. Zaten onların farkında dahi değildim. Aslında kendi varlığımın bile
farkında değildim. Sadece sesler tamamen kesildiği için gece olduğunu tahmin
ettiğim zamanlarda, kendi nefesimi duyduğum lahzalarım dışında…
Fareler bile gelmiyordu bu iğrenç yere.
Oysa birilerine kendimi anlatmaya ne kadar çok ihtiyacım vardı. Belki de bu
yüzden bu iğrenç yerde yıllarımı geçirmek zorunda kaldım. Belki de susup
kabullenmek yerine, gördüklerimi ve vakıf olduğum gerçekleri söyleme
içgüdüsüyle yanıp tutuştuğum için aç ve susuz bırakıldım. Bir zamanlar ekmek ve
su değildi en önemli ihtiyaçlarım. Anlatmak ve anlaşılmaktı. Dünyayı
değiştirmek için mücadele etmekti… Bunlar olmadan yaşayamam diyordum. Çok
sonradan anladım aslında benim için en önemli şeyin ekmek ve su olduğunu. Bu
iğrenç yerde anladım…
Belki de ikisi birbiri ile bağlantılıydı.
Belki de susmak yerine mücadele etmek zorunda olduğuma inanmam sadece ekmek ve
su ile alakalıydı. Belki de bir gün bunların bile elimden alınacağı ile
alakalıydı.
Zaman veya mekân önemli değil çünkü
dünyanın her yerinde yaşanabilecek bir hikâye bu. Tarih veya mekân vermiyorum
çünkü bu hikâye hangi zamanda hangi mekânda anlatılırsa anlatılsın, dinleyen
herkesin bunu yaşayabileceğini bilmesini, bunu hissetmesini istiyorum. Amacım
sizi otoriteden korkutmak yada otoriteye boyun eğmenize neden olmak değil.
Amacım her ne koşulda olursa olsun, mücadelenin söylemlerden çok eylemlerden oluştuğunu
ve eylemlerin gösteriye veya kimlik arayışına yönelik değil amaca yönelik
olduğunu göstermektir.
Gerçek anlamda mücadele, taşlar hakkında
laf ebeliği yapmak değil, taşları yerinden oynatabilmektir. Bakınız sayısı
azımsanmayacak kadar çok sivil toplum örgütü ve örgüt kurultayları birer hobi
haline gelmiş durumda. Mücadele ruhu ise bir “ego tatmin aracına” dönüştü.
Gerçek manada mücadeleden uzak olan ancak tatmin hazzını doruğa çıkarmak için
bir mücadele hareketi içinde olduğunu söyleyen çoğu kişi ya neye karşı mücadele
etmesi gerektiğini bilmemekte yada yanlış şeye karşı mücadele etmektedir.
Birazdan söyleyeceklerimi birçoğunuz
anlayamayacaksınız. Hatta buradan çıktıktan sonra kapıda sizi bekleyen lüks
araçlarınıza binecek ve en yakın eğlence mekânına gidip bu geceyi anladığınız
kadarıyla şarap ve müzik eşliğinde yorumlamaya ve egonuzu tatmin etmeye
başlayacaksınız. Zengin ve nüfuzlu olduğunuz için bu gece buraya
çağırıldığınızı değil aydın ve seçilmiş insanlar olduğunuz için çağrıldığınızı
düşünecek ve dünyayı avucunuzun içinde tuttuğunuzu sanacaksınız. Oysaki
hiçbirinizin dünyada olanlar hakkında en ufak bir fikri bile yok. Umurunuzda
olan tek şey kar edebileceğiniz yatırım alanları ve eğlence.”
Tepkileri ölçmek için bir süre bekledi ve
söylediklerinin dinlenmesi için birazda methiyelerle devam etti.
“Bu sizin suçunuz değil. Sizler gerçekten
değerli insanlarsınız. Çünkü bu vahşi ve acımasız sistemde kendinize yer
bulabilecek kadar zeki ve girişkensiniz. Ancak ne yazık ki sizde bu sistemin
kölesisiniz.
Şirketlerinizde çalışan binlerce işçinin
köleliği gibi olmasa da sizlerde büyük ve sarsılmaz devletimizin kölelerisiniz.
Fakat bu kesinlikle sizin suçunuz değil. Sadece serin ve kuvvetli esen rüzgâra
karşı yürümektense rüzgârın sizi götürdüğü yere gitmeyi tercih ediyorsunuz.
Bizler yaradılıştan itibaren bununla birlikte yaşıyoruz. Hepimiz ilgi görmeyi,
güçlenmeyi ve emrimizde insanların çalışmasını seviyoruz. Bu bizim zaafımız.
Ancak sizler imkân bakımından, sizin deyiminizle sıradan insanlardan farklısınız.
Sizler elinizdeki asayı çok az sallayarak birçok insanın hayatını binlerce
söylemden daha çok etkileyebilecek bir kudrete sahipsiniz.
Dünyayı eviniz olarak görün. Bol
yeşillikli bir bahçesi olan güzel, ahşap döşemeli bir eviniz var lakin etrafı
çöplerle dolu. Böyle bir durumda istersiniz ki evinizin sadece bahçeye kadar
olan bölümü değil! Bahçenin etrafı da temiz olsun…
Sizler üreten ve üretenlerin hayatında
büyük değişiklik yapabilenlersiniz. Bu kudrete sahipsiniz!
Sizin gibi olmayanların binlerce söylemi
ve adına mücadele dedikleri eylemleri sizin ellerinizdeki asayı azıcık
sallamanızdan bile daha çok tesir edemeyecektir.
O halde bunu değerlendirin sevgili
dostlarım.
Yıllar öncesinde hapsedildiğim o iğrenç
yeri tahmin dahi edemezsiniz ancak dünyanın daha da iğrençleşmemesi için bir
şey yapabilirsiniz.
Fark ettim ki adına mücadele denilen
eylemler koşulsuz itaat gerektiriyor. Fark ettim ki adına mücadele denilen
eylemler bir Japon balığının karada krallık kurması gibi olanaksız bir gaye
için insanları bölüyor.
Sizler buna engel olmalısınız sevgili
dostlarım.”
Konuşmasını bitirdikten sonra insanlar onu
alkışlamak için bir süre bekledi. Arada geçen sürede hepsinin kafasına bir
şeyler dank etmişti. Hepsi bu konuşmadan etkilenmişti. İlk defa kendilerinin
gerçek manada ne denli değerli olduklarını hissettiler. Yoğun bir eleştiriyi
maruz kalmalarına rağmen hepsinin koltukları kabarmıştı. Gerçekten iyi bir
konuşmaydı!
***
Sosyalist, kapitalist, hümanist, realist,
materyalist, idealist… Saymakla bitmez. Belki bir davranış biçimi, belki tüm
bir yaşayış portresi, belki sadece bir heves, belki bir kimlik arayışı: Entel,
devrimci, modern, lider, bilge, aydın…
Ne var ki her müridinin papağan gibi
ağzından hiç düşürmediği dogmalar -bir başka deyişle ortak kabuller- ve mücadele
içinde olunan karşıt bir –izm…
Senaryonun genel düzeni bu şekilde. Ha oyuncular değişir, replikler değişir,
mekân değişir o ayrı fakat filmin adı bir: İdeoloji.
Peki, nedir ideoloji?
Ben ideolojiyi tanımlamak için küresel bir
dil olan İngilizceden (evrensel olması adına) bir kelime seçtim: Epidemic!
Ve diyorum ki “ideology is an epidemic!”
Öyle ki dogmalardan ve adına mücadele denen belli başlı eylemlerden oluşan
ideolojiler salgın bir hastalık gibi hızla yayılmaktadır… Üniversitelerde
ideoloji tartışmaları yapılmakta ve siyasi partiler halk refahıyla ilgili
projelerle ilgilenmekten çok parti ideolojisinin bayrağını taşımakla
ilgilenmektedirler.
İnsan ilişkilerinde, karşımızdaki kişi hakkında fikir sahibi olmaya çalışırken
yanlış bir şeyi ölçüt olarak kabul ediyoruz: “Kişinin söylediklerini”.
Hâlbuki kişi söylediklerinden çok
yaptıklarıyla kendisidir.
Şimdi “ulan yazar bozuntusu” bunu bende
biliyorum diyeceksin ama biraz sakin ol ve acele etme! Söyleyeceklerim bitmedi
henüz.
Günümüzde bu ölçüt evrim geçirmiştir. İnsan ilişkilerinde en kabul gören ölçüt
ne kişinin söyledikleridir, ne de kişinin davranışlarıdır. Bu ölçüt kişinin
seçimlerde oy verdiği partidir. Yıllardan beri alışık olduğumuz, özellikle
devlet dairelerinde takdire şayan bir şöhrete sahip olan(!) torpil
mekanizmasında ölçüt, kişinin seçimlerde kime oy attığıydı ancak son dönemlerde
bu ölçüt, insan ilişkilerinde de kendine yer bulmayı başardı.
A: Merhaba. Ben Ali
B: Merhaba. Bende Veli, tanış olduğumuza
memnun oldum.
A: Ben de memnun…
C: Ali duuur o adam YKP’li!
(YKP: Yazarın Kurduğu Parti!)
Gündelik hayatın tekdüzeliği içerisinde
buna benzer diyaloglara -böylesine mübalağa içermese de- şahit olmadık mı hiç?
Hâlbuki oylama sistemi, ne seçmenin
siyaset bilgisini ölçer ne de seçmenin iktisadi ve idari sorunlar için uygun
gördüğü çözümün doğruluğunu.
Okuma yazması olmayan; bir tarih romanının
yarısını dahi bitirememiş, bitirse dahi anlayamamış bir kimse ile ülkenin en
iyi üniversitesinin Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni derece ile bitirmiş bir
kimsenin oyları eşit sayılmaktadır.
Bu mevcut durumdur benim şahsi görüşüm
değil!
İtirazı olan?
Devam edelim…
İdeoloji derken aralarda bir yerlerde “ortak kabul” diye bir ifade geçti. Şimdi
bizim işimiz “ortak kabul” ile. İdeoloji için daha sonra konuşacağım…
Dediğimi yap, yaptığımı yapma zihniyetindeki Türk insanı, evlatlarını
yetiştirirken onların kurtlara yem olacağını bilse tavrını değiştirir miydi
acaba?
Böyle bir zihniyetin altında yetişen çocuklar büyüdüklerinde siyasi parti liderlerinin
söylemleri altında kendine yer bulmaya çalışırken (mecazımı maruz görün)
tuvalet olmayan bir yerde kakası gelmiş çocuklar gibi sıkıntı çekmeye mahkûm
kalacaktır.
Bundan daha masum sayılamayacak bir başka
anlayış ise “ortak kabul doğrudur, ortak kabule uymayan yanlıştır.” şeklindedir.
Devam edelim…
Politik mekanizmaya entelektüel yaklaşım
bundan daha fazlasıdır. Çünkü entelektüel yaklaşım demokrasi olgusunun kusurlu
bir sistem olduğunu ve işlerin bu şekilde yürümeyeceği sonucuna varır.
Platon, “Devlet’i iyi idea’sının bilgisine
sahip olan ‘filozoflar’ yönetmelidir” der. Filozof toplumdan gelmiş olabilir
ancak edinimleri ile bir birey olarak toplumun ilerisinde ise ve bu kavrayışı
onu yönetimdeki kişi yapıyorsa, toplumun geri kısmını oluşturan ‘bilgisiz’ ve
gündelik işlerin ağırlığında ‘vakıf olmaya’ vakti ve entelektüel altyapısı
olmayan” kesimlerin devlet işlerinden uzak durması gerektiği sonucu ortaya
çıkacaktır. Nitekim entelektüel kişilerin, toplumdan çok yönetimdeki kesime
olan etkisi keskin bir şekilde karşımıza çıktığından, zanaatçının yeri atölye,
esnafın yeri dükkanı ve entelektüel’in yeri toplumun ilerisinde olmalıdır.
Doğru-yanlış kantarında ele aldığımızda
durumun özeti budur fakat toplumsal tümevarım yerine tek bir birey olarak ele
aldığımızda söz konusu durum, doğru-yanlış konusundaki eksikliklerimiz değildir
çoğu zaman.
Bazen korkularımızdır, bir tane
bile olsa yanlışına yanlış dediğimizde tarafında olduğumuz siyasetçilerin
seçimleri kaybedeceğine dair.
Bazen korkularımızdır, bize
getirim sağlayan, ufak tefek işlerde bize yardımcı(!) olanların bize “öyle
miiii? Hadi o zaman yallah!” diyeceğine dair.
Kısacası korkarız, biz tarafsız (objektif) olduğumuzda tarafında olduklarımız
tamamen kaybedecek diye. Bu yüzden doğruya-yanlışa bakmayız. Ortak kabullere,
ideolojiye bakarız.
İdeoloji, ideoloji, ideoloji…
—Nedir bu ideoloji!
Şimdi anlatıyorum efendim.
İdeoloji kelimesi on sekizinci yüzyılın sonunda ortaya çıkmış olmasına rağmen,
işaret ettiği olgu neredeyse insanlık kadar eskidir. İdeolojinin bir başlangıç
tanımı olarak, kendi üzerine kapalı, içten yanlışlanamayan ve doğrularını kendi
yapılanması içinde bulan bir açıklama sistemi olduğu söylenebilir. Böylesine
bir açıklama sistemi, yanlışlanamazlığı nedeniyle zorunlu olarak a priorilerden
veya dogmalardan yola çıkmak zorundadır. Zaten doğrularını inşa süreci, geriye
doğru giderek başlangıç dogmasına ulaşma suretiyle olmaktadır. Dogma,
tartışılmaz nitelikte olduğu için, onun üzerine inşa edilen tüm “doğru”lar da,
doğruluklarını buradan almakta ve bu totoloji, sistemin tümünü içten
tartışılmaz hale getirmektedir. Bu başlangıç tutumu tek başına totaldir, çünkü
a priorinin veya dogmanın geçerliliğinin tartışılması, bunun yapanın ideolojik
cemaatin dışına atılması (sapkın, hain) sonucunu doğuracaktır.
İdeoloji alanında, dışsal doğrular genel kavrayışta değişiklik yapmazlar, bu
olanaksızdır, aksine, sistemin değişmez doğruları açısından yanlış kabul
edilirler. Yani ideoloji, yanlışları kendi içinde değil de, kendi dışında
bulabilen sistemdir. Böylesin tanımlandığında, ideoloji bilimin tersi
olmaktadır; çünkü bilim kendi içinden ve kendi kabulleri bağlamında yanlışlanarak
evrilmekte, ideoloji ise sürekli doğrulanarak sabit varlığını sürdürmektedir.
Bu durumda bilim, hem birikimli, hem de yanlışların sürekli tasfiyesi sonucu
niceliksel ve niteliksel değişime maruzdur, oysa ideoloji, ancak başlangıç
kabullerinin (a prioriler, dogmalar) teyitler halinde, sabit bir gövde olarak
var olabilmekte, içsel olarak yanlışlanmasının olanaksızlığı içinde, dıştan
ancak kabul veya reddedilebilmektedir.
Bu şekilde yapılanan bir fikir sistemi, ister istemez genel bir dünya görüşü
halinde biçimlenmekte, buradan mutlaka tüm insanlık için bir davranış kalıpları
modeli üreten siyasal bir amentü olmaya doğru genişlemektedir. İdeolojinin,
kendi dogmalarını doğrulamaya yönelik yapısı, fikri çatısının mantıklı
bağlantılar halinde eklemleşmesini gereksiz kılmaktadır. Aranan, mantıksal veya
bilimsel tutarlılık olmayıp, önermelerin açısından tartışmayı gereksiz
kılmakta, katılım ancak ezber yoluyla olmaktadır. İdeolojinin bilgisel alanı,
var olanın genişletilmesi yönünde hareket etmektedir. Bu açıdan bakıldığında,
insanlığın ilk ideolojilerinin yaradılış veya evren-oluş teorileri olarak kabul
edilebilecek kozmogoniler olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir.
[Doğu Batı Sayı:30 Sy.237–238, Mehmet Ali
Kılıçbay]
Bir düşünce birliği olarak ele alındığında
yani iş birliği yapan karınca kolonileri gibi düşündüğümüzde ideolojinin, fikir
birliği olarak da ifade edebileceğimiz birleştirici etkisini görürüz fakat
tabandaki sorun ideolojinin birey-grup ayrımını getirmesi değil, ölçüt
kabullerinde müritlerine getirdiği darlıktır. Ayrıca buradaki birleştirme
etkisi sınıfsal bir örgüt tanımına daha yakındır. Kaldı ki geniş bir topluluk,
geniş bir amaç etrafında düşünce birliği sağlayıp eylem yürütecekse dogma gibi
bir olgudan çok bilimsel yöntemi ve tutarlılığı esas almalıdır. Ancak
tutarlılık kendi içerisinde bir alt ölçüt daha getirir ve bu ölçütün ideolojik
düşünceden bağımsız olması gerekir. İdeolojik gayenin etrafında ölçüt bulan bir
tutarlılık mekanizması zamanla kendi kendini aşındıracak ve ortada sadece ideoloji
tutarlılığını veya bir başka deyişle “ideolojik gayeye uygunluk” olgusunu
bırakacaktır. Eğer karınca kolonisi, liderleri tarafından bataklığa doğru
yönlendirilirse bu genel kavrayışta yanlış olur fakat ideolojik anlamda liderin
bu isteği dogmaya uygun ise, karıncaların buna itiraz etmeye hakkı yoktur. Bu
noktada itirazda bulunan karınca, genel kavrayışa aykırı geldiği gerekçesiyle
koloniden ihraç edilecektir ancak karıncanın itirazı genel kavrayışa değil,
dogma'yadır. İşte bu sebepten ötürü ideoloji de edilgen bir düşünce yapısı
esastır.
Bu söylediklerim demek değil ki, ideoloji kendi içerisinde doğru, diğer tüm
konularda yanlıştır. Demek istediğim ideolojiler, yanlış-doğru ayrımında, genel
kavrayıştaki doğru-yanlış önermeleri ile kıyas edildiğinde, nispeten daha küçük
bir paydada doğrularını bulacaktır. Böylelikle, kişisel doğruların etkisiyle de
ki aslında bu inançtır, ideolojiler birbirlerine baskınlık taslayacak ve
müritlerini bu ayrımda bünyesine katacaktır. Çoğu zaman bir ütopyayı işaret
eden ideolojilerin olabilir en büyük paydada değil! Ondan daha küçük bir
paydada doğrularını buluyor olması ne kadar evrensel olur ve ütopya felsefesine
ne kadar uygun olur, siz düşünün!..
***
Bugün dünya,
yalnızca iradeci gelişme yöntemlerinin yıkılışını, sosyalizmin sonunu, kısacası
piyasa ekonomisinin utkusunu yaşamıyor; aynı zamanda da ve her şeyden önce,
sanayi toplumundan programlanmış topluma, dolaysısıyla da akılcılaştırmayla
öznelleştirmenin tarih felsefeleri tarih felsefeleri dahilinde birleşmesinden,
birbirlerinden ayrılmaları ve tamamlayıcı niteliklerinin ortaya çıkmasına
geçiyor. Sanayi sonrası dönemine girmiş olan ve kendi fikir ve yaşam tarzlarını
yeryüzünün her yanına yayan toplumların tahakküm etkisi öylesine büyük ki, bu
dönüşüm tüm dünyayı ilgilendiriyor. Programlanmış topluma girişin her yerde,
günümüzde Batı’da mevcut olan liberal yöntemlerle gerçekleşmesi hiç de olası
görülmüyor. Bu yöntemler, bugün komünizm sonrası Avrupası’nda, ya da halkçılık
sonrası Latin Amerika’da başarıyla uygulanıyor; ama pek çok ülkede dayanılmaz
olarak görülmeleri yada değiştirilmeleri ve buralarda, XX. Yüzyılın ilk
yarısında, Avrupa’da, sosyal demokrasinin gösterdiği çabanın bir başka biçimde
yeniden üretilmesi de mümkündür; bütün yollar liberalizme gitmez.
Buna karşılık, sonunda hepsi birden ulaşmasa bile, bütün yolların
gittiği yer programlanmış toplumdur. Komünist rejimlerin yıkılması ve sosyalist
fikirlerin dağılmasından öyle etkilenmiş durumdayız ki, günümüzün tarihsel
değişikliklerinde yalnızca kapitalizmin intikamını, hatta tek doğru yolun, yani
liberalizmin utkusunu görme eğilimi gösteriyoruz. Ama bu, bir gelişme
biçimiyle bir toplum türünün tehlikeli biçimde birbirine karıştırılması
anlamına gelir. Temel olan, maddi sanayilerin yerini kültür sanayilerinin
almasına bağlı olarak yeni bir kültürün ve yeni toplumsal ilişkilerin almasına
bağlı olarak yeni bir kültürün ve yeni toplumsal ilişkilerin oluştuğunu kabul
etmektir. Toplumsal ve siyasal örgütlenme biçimleri de, kişisel ve kolektif
tutumlar da, bu programlanmış topluma girişin liberal yolla, ya da daha
müdahaleci veya toplumsal halk hareketlerine daha yatkın bir yolla yapılmasına
bağlı olarak farklılık gösterir; ama, bu alt tarihsel farklılıkların ötesinde,
bir toplum modeli, yeni bir tarihsel eylem sistemi vardır ki, bu da
programlanmış toplumdur. Bu toplumu en iyi tanımlayan da, ortaya yeni
tekniklerin çıkması değil, özne fikrine geri dönüştür. Bu özneye geri dönüşün
kimi zaman karşı-modernist etkiler yaratması anlaşılabilir, ama tarihselciliğin
aşılmasını modernlikten ayrılma olarak tasarlamak ayrıntıyı bütünle karıştırmak
anlamına gelir.
Edinimleriyle, toplumsal hareketleriyle, çatışma ve uzlaşmalarının
kültürel hedefleriyle yeni bir tarihsel eylem sisteminden, programlanmış toplum
sisteminden söz edilmesi, bugün toplumumuzda etkili olan ve post-modernizm
fikriyle birleştirilen imgelerden çok uzaktır. Beni bu fikirle sanayi-sonrası
toplumu yada programlanmış toplum fikrini karşıolumlamaya iten de budur.
Post-modernizm sistemle edimcinin birbirinden tamamen koptuğunu öne sürer:
Sistem, kendi kendisinin göndergesidir, Luhman’ın dediği gibi öz-yaratıcıdır,
edimcilerse artık toplumsal ilişkilerle değil kültürel bir farklılıkla
tanımlanır. Bu iddiaların gerçeğin bir bölümüne tekabül ettiğini inkâr
etmiyorum; ancak bunlar da, en az, XX. Yüzyıl başında sanayi toplumunu paranın
ve malın krallığı olarak tanımlayan iddialar kadar yanıltıcıdır. O dönemde,
henüz işçi sınıfı bile olmayan grup, kenar mahallelerin, atölyelerin ve
meyhanelerin farklı ve muhteşem dünyası olarak tasarlanıyordu; kapitalist
toplumda, paranın dünyasıyla emeğin dünyası birbirlerine yabancı görünüyordu.
Bu aşırı farklılıkların ardında üretim ilişkileri olduğunu keşfedebilmek için
sendikaların ve sosyalist fikirlerin ortaya çıkmasını beklemek gerekti. Bugün
toplumun kendisi, kendi tarihselliği üzerindeki etkisi öyle büyüktür ki,
gerçekten de toplumsal çatışmaya hiçbir uzam bırakmayacak bir kültürel kopma
olasılığı mevcuttur. Ama tersine bir evrim daha da olasıdır. Bize bizim
toplumumuzdan, tıpkı sanayi ya da makineleşme toplumundan söz edermiş gibi,
iletişim toplumu olarak söz ediliyor. Tekniklerin ardında insanların ve
toplumsal ilişkilerin olduğun fark etmek ve bilgiyi kullanma ve iletişimi
örgütlemenin çeşitli yöntemlerinin – gerek, aynı zamanda da birer para ve
iktidar akımı olan bilgi akımlarını güçlendirmek için “soyut” olarak, gerekse
iktidar ya da özerklik ilişkileri içinde son derece eşitsiz konumlarda bulunan
taraflar arasındaki diyalogu güçlendirmek için “somut” olarak – her yerde
birbirinin karşısına çıktığını görmek için daha ne kadar beklemek gerekecek?
[MODERNLİĞİN ELEŞTİRİSİ Sy.277-278 Alain TOURAINE]
***
Modernliğin içinde, bu modern
kavramını ideolojilerle ilgili düşündüğümüz zaman, kartezyen öznenin, burjuva
cumhuriyetçiliğinin ve de komünist entelektüelin hep bir ereği olduğunu
anımsamamız gerekmekte değil mi? Ama ufuk çizgisi mutlak olduğunda bile özneyle
düşünmüyorsak, o zaman, başka bir soruyu kendimize sormak zorunda kalacağız.
Ufuk çizgisine ulaşmak nasıl mümkün olacak? Ufuk bize neyi göstermektedir?
Mutlak ufuk ile göreli ufuk arasında bir fark, bu anlamda, bulmalı mıyız?
[Doğu Batı Sayı:28 Sy.17, Ali Akay]
Şayet deney gibi bir olgu dahi, ancak bu tanıma uygun alanlarda
genel kavrayıştaki doğruyu bizlere sunar. Birçok sosyolojik ve antropolojik
konuda (örnekleri çoğaltmak mümkündür) deney işe yaramaz. Çünkü deney
yapacağınız materyali neye göre seçeceğiniz sorunu vardır. Ayrıca deney
yapacağınız alanı sorunsuzca seçtikten sonra deney sonuçlarını neye göre
yorumlayacağınız sorunu karşınıza çıkar. Sağlıklı bir insanın vücudunda yer
alan biyokimyasalların referans değerlerine göre (en fazla ve en az değerleri)
yorum yapmak ve tıbben doğruyu bulmak mümkündür. Bu dogma değildir, fakat bu
bile çoğu zaman işe yaramaz.
Bilim tabanı üzerinde irdelenen meselelerde tutarsızlık ve
çelişkiye rastlanan zamanlar olur ve bu da genel olarak bilimsel metodolojinin
uygulamasındaki farklılıklardan kaynaklanır. Ancak burada hata bilim olgusunda
değil bilim adamındadır! Dahası bilimsel disiplin eldekilere göre en iyisini
vaat eder. Fakat bunun aksine ideolojiler, çoğu zaman kusursuzu vaat eder.
Oysaki onların ölçütleri çok daha dardır ve gayesel doğru deneyle
pekiştirilemez.
Ayrıntılarla konunun özünden uzaklaşmayalım…
Bireyi özel kılan özgün eylemler, sabit ama tutarlı bir çizgide
ilerleme şeklinde olmalıdır. Birey ne istediğini bilmezse edilgen düşüncenin
etkisiyle, okyanusun ortasındaki bir tahta parçası gibi savrulacaktır. Ne
istediğini bilmeyen bir birey için doğru ve yanlış anlayışı, savrulduğu her
rüzgârla değişebileceği gibi birey, özünde hiç olmadığı bir kimse olmak zorunda
da kalabilir.
Bugün ülkemizde var olan ancak sayıca oldukça azınlıkta olan
ateistlerden bihaber yaşıyoruz mesela. Otobüs durağında, vapurda, sahafta hemen
her yerde onlardan var. Biz bilmiyoruz sadece. Bilmemiz de pek mümkün değil.
Toplum baskısı, insan ilişkilerinde yanlış ölçütleri esas alma -ki buradaki
ölçütlerin en geniş olanı ideolojik ayrıştırmadır- hoşgörünün ne olduğunu
bilmeyişimiz ve en önemlisi karşımızdaki kişinin kendine ait bir yirmi dört
saati olduğunu, kendine ait bir yaşamı olduğunu, kendi düşünceleri olduğunu
unutuyor oluşumuz, kafaları birbirinden uzaklaştırıyor.
Bakınız Dr. Herman Amato ne demiş:
En uzak mesafe, ne Afrika'dır,
Ne Çin, ne Hindistan,
Ne seyyareler,
Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan...
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir,
Birbirini anlamayan.
Bölmek kolaydır; zor olan
birleştirmektir!..
(Münzevi Yazar)
***
Fikri İdeoloji ve Fiili İdeoloji
http://socioengineer.blogspot.com adlı blogumda yayınladığım bir
yazıdır.
Bu yazıyı yazma sebebim, geçenlerde bir köşe yazarı ağabeyimin
–isminin önemi yok- e-posta vasıtasıyla başlayan muhabbetimizde, bana sorduğu
“Neden ideolojilere karşı bu kadar tepkili ve muhalifsin?” sorusudur. Bu soru
üzerine ideoloji hakkında gelişen istişare, beni ideolojiler arasında bir ayrım
– sınıflandırma- yapmaya sevk etti. Nitekim benim muhalifliğim ideoloji
kelimesinin karşıladığı olgunun bütününe değil onun oluşumsal ve a-priori
yanına yönelikti. Dogmalardan kurulu –cismani şey’lerin (genel manada madde
olarak addedilebilir) ötesinde bir inanç olgusu söz konusu olduğundan, din
hariç- tüm oluşumlar birer a-prioridir. Esasında, gayenin işlevinden çok genel
manada ideolojinin işlevi (bana göre işlevsizliği) dogmalarca sınırlanmıştır.
Sanat akımlarından farklı olarak “siyasi
ideolojiler” kalıplaşmış
ve katılaşmıştır. Hâlbuki siyasi manada sosyolojik bir rolü olduğu kabul edilen
ideolojilerin değişken ve kendini yenileyen bir yapı olması esastır. Fakat öyle
değildir. (Öyle olmadığına dair tezimi “İdeoloji ve Bilim” adlı yazımda ileri
sürdüm.)
Bakınız sadece orta dünyanın kaderi son beş yüzyıl içerisinde
birbirinden tamamen farklı oluşumlarca (veyahut kişilerce) belirlenmiştir.
17.Yüzyılda Fransa’nın Kardinal
Richelieu’su
18.Yüzyılda Büyük Britanya
19.Yüzyılda Metternich Avusturya’sı
20.Yüzyılda İttifaklar kavramı
21.Yüzyılda Küreselleşme kavramı
Sadece bu son veciz ve süreçler
dahi siyasi ideolojilerin esnek olması gerektiğine dair açık delalettir.
İdeolojileri (siyasi ideolojileri) benimsemiş ve bu oluşumun bir müridi olmuş
kimseler ideolojik eylemlerin sürekli olarak değiştiğini ve zaman geçtikçe yeni
seçenek yollara başvurduklarını anımsayıp bu vecizi saçma bulacaklardır. Fakat
ideolojinin esnek olması gereken yanı izlediği yollardan ibaret değildir.
Bilakis bunun dışındaki tüm yollarla birebir alakalıdır.
Şimdilik konumuza dönelim…
İdeolojilerin salgın bir hastalık gibi topluma ve bireylere
yayıldığı şu günlerde ideoloji olgusu, insana dair tüm sosyolojik ölçütlere
dahil olmuş ve bu ölçütleri yeniden şekillendirmiştir. Fakat bir olgunun toplum
içerisinde yaşatıldığı alanlar her daim aynı olmayabilir. Nitelim “aydınlık”
kavramının ortaçağda ne deni bir farklı bir şekilde addedildiği ve yaşandığı
gibi bir örnek elimizde mevcut iken bu kıyası ideoloji için de yapmamak olmaz.
Şüphesiz ki ideoloji öncelikle fikirle başlar ve eylem süreci bunu takip eder.
Ancak –addedilenden farklı olarak- ideolojinin “fikri ve fiili süreçleri”
arasındaki oran onun işlevselliğini belirleyecektir. M.K. Atatürk’ün “Vatan sevgisi ona hizmetle
ölçülür.” sözünü
anımsayınız. Bu bağlamda gerçek milliyetçilik (bir siyasi ideoloji örneği
olarak) haddinden fazla bir Osmanlı hayranlığından çok misal bir üniversite
binasında gereksiz yanan bir ışığı söndürmektir. İşte bu misal, fikri ideoloji
ile fiili ideoloji arasındaki farkı gözler önüne serebilir. Yine aynı şekilde
protestolardan çok üretim olgusu ideolojik nihaidir. –Burada protesto olgusunun
neden işlevsiz (veyahut görece işlevsiz) olduğuna dair bir köprü kurmak
istiyorum. Öncelikle protesto genel manada bir kötülüğe (adaletsizlik, sömürü,
vicdansızlık…) karşı yapılır. Gaye, bu kötülüğün sona erdirilmesidir.
Protesto edilen kişi (veyahut kurum) ise bu kötülüğün sebebi olan kimsedir. Peki, bu kötülüğe kendi iradesi
ile sebep olacak bir doğaya sahip olan kimsenin bu doğası protestolardan
etkilenecek midir?- Sorunları
işaret etmek, bilgi çağının bireyi olan bizler için artık basitleşmiş ve
sıradanlaşmış bir eylemdir. İşlevsel olan, sorunlara vakıf olmaktan çok
sorunların hangi çözüm yollarından geçtiğine vakıf olmaktır. Daha da işlevsel
olanı ise bu çözüm yollarını sağlayabilmektir. (Yani üretimdir.)
Bir fikri ideolojinin getireceği yaftaların (aydın, entelektüel…)
aşkından çok gaye’nin aşkıyla yanıp tutuşuyorsanız eğer, zaten fiili ideolojini
ruhu uzuvlarınıza hüküm edecektir.
“…Toplumun mutlaka halledilmesi gereken problemlerinden biri,
kişilerin şahsiyetlerinin dengesini sağlamaktır. Denge, her şahsın hayatının
ilk yıllarından itibaren kendine tedricen bir “şahsiyet” imal etmesiyle
sağlanır. Tam bir kimlik ancak çocukluk ve ergenlik bunalımlarının başarıyla
çözülmesiyle ortaya çıkar. Bunalımlardan sağlanan başarı, kişinin kimliğine her
defasında yeni bir kat ilave eder. İdeoloji bu kimlik tamamlama sürecine iki
yerde girmektedir. Bir kere, kişinin kendisine imal ettiği kişilik bütünleşmiş
(entegre) bir tutumlar ve davranışlar tümü olduğu derecede bir “iç ideoloji
teşkil eder. Kişinin bu vicdani kılavuzu bir nevi ideolojidir. İkinci planda,
bu krizlerden bazıları, mesela ergenlik krizi, dış âlemde bulunan ideolojilerin
etkisine özel bir şekilde tabidir. Gençler kendi kişiliklerinin son katını
verecek olan cevapları dış âlemdeki siyasal ve sosyal ideolojilerde ararlar.”
[Din ve İdeoloji – Şerif Mardin s.27]
“Tabu (bir yetke tarafından) dışarıdan yükletilen ve insanın en
zorlu isteklerine karşı çevrilmiş olan çok ilkel bir yasaktır… Bir tabunun
çiğnenmesinin kefaret yoluyla temizlenmesi, tabuya boyun eğmenin temelinde bir
vazgeçme bulunduğunu gösterir.”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder