16 Şubat 2013

"Edilgen Düşünce" adlı Kitap Çalışmamın Taslağı (2/2)

Please use translate (on the left side) for other languages.

Mesleki yoğunluktan dolayı çok uzun zamandır yeni yazı paylaşamadığım için büyük bir eksiklik hissetmekteyim.Sırf yazı paylaşmış olmak için çalakalem bir şeyler yazmak istemedim. Bu yüzden Edilgen Düşünce adlı ikinci kitap çalışmamın taslağından ilk iki bölümü paylaşmak istedim.


Keyifli okumalar...


II
İdeolojiler ve İdeolojiler

Konuşmasını yapmadan önce önünde duran bardaktan bir yudum su içti. Önündeki kalabalığa doğru pek uzun olmayan fakat kararlı bir duruşla baktı ve ardından konuşmasına başladı.
“Pencerem yoktu, karanlıktı. Nereden geldiğini tam olarak kestiremediğim çığlık sesleri duyuyordum. Ne nasırlaşmış topuklarım ne iki gündür boş olan midem ne de kuruyan dudaklarım umurumda değildi. Zaten onların farkında dahi değildim. Aslında kendi varlığımın bile farkında değildim. Sadece sesler tamamen kesildiği için gece olduğunu tahmin ettiğim zamanlarda, kendi nefesimi duyduğum lahzalarım dışında…
Fareler bile gelmiyordu bu iğrenç yere. Oysa birilerine kendimi anlatmaya ne kadar çok ihtiyacım vardı. Belki de bu yüzden bu iğrenç yerde yıllarımı geçirmek zorunda kaldım. Belki de susup kabullenmek yerine, gördüklerimi ve vakıf olduğum gerçekleri söyleme içgüdüsüyle yanıp tutuştuğum için aç ve susuz bırakıldım. Bir zamanlar ekmek ve su değildi en önemli ihtiyaçlarım. Anlatmak ve anlaşılmaktı. Dünyayı değiştirmek için mücadele etmekti… Bunlar olmadan yaşayamam diyordum. Çok sonradan anladım aslında benim için en önemli şeyin ekmek ve su olduğunu. Bu iğrenç yerde anladım…
Belki de ikisi birbiri ile bağlantılıydı. Belki de susmak yerine mücadele etmek zorunda olduğuma inanmam sadece ekmek ve su ile alakalıydı. Belki de bir gün bunların bile elimden alınacağı ile alakalıydı.
 Zaman veya mekân önemli değil çünkü dünyanın her yerinde yaşanabilecek bir hikâye bu. Tarih veya mekân vermiyorum çünkü bu hikâye hangi zamanda hangi mekânda anlatılırsa anlatılsın, dinleyen herkesin bunu yaşayabileceğini bilmesini, bunu hissetmesini istiyorum. Amacım sizi otoriteden korkutmak yada otoriteye boyun eğmenize neden olmak değil. Amacım her ne koşulda olursa olsun, mücadelenin söylemlerden çok eylemlerden oluştuğunu ve eylemlerin gösteriye veya kimlik arayışına yönelik değil amaca yönelik olduğunu göstermektir.
Gerçek anlamda mücadele, taşlar hakkında laf ebeliği yapmak değil, taşları yerinden oynatabilmektir. Bakınız sayısı azımsanmayacak kadar çok sivil toplum örgütü ve örgüt kurultayları birer hobi haline gelmiş durumda. Mücadele ruhu ise bir “ego tatmin aracına” dönüştü. Gerçek manada mücadeleden uzak olan ancak tatmin hazzını doruğa çıkarmak için bir mücadele hareketi içinde olduğunu söyleyen çoğu kişi ya neye karşı mücadele etmesi gerektiğini bilmemekte yada yanlış şeye karşı mücadele etmektedir.
Birazdan söyleyeceklerimi birçoğunuz anlayamayacaksınız. Hatta buradan çıktıktan sonra kapıda sizi bekleyen lüks araçlarınıza binecek ve en yakın eğlence mekânına gidip bu geceyi anladığınız kadarıyla şarap ve müzik eşliğinde yorumlamaya ve egonuzu tatmin etmeye başlayacaksınız. Zengin ve nüfuzlu olduğunuz için bu gece buraya çağırıldığınızı değil aydın ve seçilmiş insanlar olduğunuz için çağrıldığınızı düşünecek ve dünyayı avucunuzun içinde tuttuğunuzu sanacaksınız. Oysaki hiçbirinizin dünyada olanlar hakkında en ufak bir fikri bile yok. Umurunuzda olan tek şey kar edebileceğiniz yatırım alanları ve eğlence.”
Tepkileri ölçmek için bir süre bekledi ve söylediklerinin dinlenmesi için birazda methiyelerle devam etti.
“Bu sizin suçunuz değil. Sizler gerçekten değerli insanlarsınız. Çünkü bu vahşi ve acımasız sistemde kendinize yer bulabilecek kadar zeki ve girişkensiniz. Ancak ne yazık ki sizde bu sistemin kölesisiniz.
Şirketlerinizde çalışan binlerce işçinin köleliği gibi olmasa da sizlerde büyük ve sarsılmaz devletimizin kölelerisiniz. Fakat bu kesinlikle sizin suçunuz değil. Sadece serin ve kuvvetli esen rüzgâra karşı yürümektense rüzgârın sizi götürdüğü yere gitmeyi tercih ediyorsunuz. Bizler yaradılıştan itibaren bununla birlikte yaşıyoruz. Hepimiz ilgi görmeyi, güçlenmeyi ve emrimizde insanların çalışmasını seviyoruz. Bu bizim zaafımız. Ancak sizler imkân bakımından, sizin deyiminizle sıradan insanlardan farklısınız. Sizler elinizdeki asayı çok az sallayarak birçok insanın hayatını binlerce söylemden daha çok etkileyebilecek bir kudrete sahipsiniz.
Dünyayı eviniz olarak görün. Bol yeşillikli bir bahçesi olan güzel, ahşap döşemeli bir eviniz var lakin etrafı çöplerle dolu. Böyle bir durumda istersiniz ki evinizin sadece bahçeye kadar olan bölümü değil! Bahçenin etrafı da temiz olsun…
Sizler üreten ve üretenlerin hayatında büyük değişiklik yapabilenlersiniz. Bu kudrete sahipsiniz!
Sizin gibi olmayanların binlerce söylemi ve adına mücadele dedikleri eylemleri sizin ellerinizdeki asayı azıcık sallamanızdan bile daha çok tesir edemeyecektir.
O halde bunu değerlendirin sevgili dostlarım.
Yıllar öncesinde hapsedildiğim o iğrenç yeri tahmin dahi edemezsiniz ancak dünyanın daha da iğrençleşmemesi için bir şey yapabilirsiniz.
Fark ettim ki adına mücadele denilen eylemler koşulsuz itaat gerektiriyor. Fark ettim ki adına mücadele denilen eylemler bir Japon balığının karada krallık kurması gibi olanaksız bir gaye için insanları bölüyor.
Sizler buna engel olmalısınız sevgili dostlarım.”
Konuşmasını bitirdikten sonra insanlar onu alkışlamak için bir süre bekledi. Arada geçen sürede hepsinin kafasına bir şeyler dank etmişti. Hepsi bu konuşmadan etkilenmişti. İlk defa kendilerinin gerçek manada ne denli değerli olduklarını hissettiler. Yoğun bir eleştiriyi maruz kalmalarına rağmen hepsinin koltukları kabarmıştı. Gerçekten iyi bir konuşmaydı!
***
Sosyalist, kapitalist, hümanist, realist, materyalist, idealist… Saymakla bitmez. Belki bir davranış biçimi, belki tüm bir yaşayış portresi, belki sadece bir heves, belki bir kimlik arayışı: Entel, devrimci, modern, lider, bilge, aydın…
Ne var ki her müridinin papağan gibi ağzından hiç düşürmediği dogmalar -bir başka deyişle ortak kabuller- ve mücadele içinde olunan karşıt bir –izm…
Senaryonun genel düzeni bu şekilde. Ha oyuncular değişir, replikler değişir, mekân değişir o ayrı fakat filmin adı bir: İdeoloji.
Peki, nedir ideoloji?
Ben ideolojiyi tanımlamak için küresel bir dil olan İngilizceden (evrensel olması adına) bir kelime seçtim: Epidemic!
Ve diyorum ki “ideology is an epidemic!”
Öyle ki dogmalardan ve adına mücadele denen belli başlı eylemlerden oluşan ideolojiler salgın bir hastalık gibi hızla yayılmaktadır… Üniversitelerde ideoloji tartışmaları yapılmakta ve siyasi partiler halk refahıyla ilgili projelerle ilgilenmekten çok parti ideolojisinin bayrağını taşımakla ilgilenmektedirler.
İnsan ilişkilerinde, karşımızdaki kişi hakkında fikir sahibi olmaya çalışırken yanlış bir şeyi ölçüt olarak kabul ediyoruz: “Kişinin söylediklerini”.
Hâlbuki kişi söylediklerinden çok yaptıklarıyla kendisidir.
Şimdi “ulan yazar bozuntusu” bunu bende biliyorum diyeceksin ama biraz sakin ol ve acele etme! Söyleyeceklerim bitmedi henüz.
Günümüzde bu ölçüt evrim geçirmiştir. İnsan ilişkilerinde en kabul gören ölçüt ne kişinin söyledikleridir, ne de kişinin davranışlarıdır. Bu ölçüt kişinin seçimlerde oy verdiği partidir. Yıllardan beri alışık olduğumuz, özellikle devlet dairelerinde takdire şayan bir şöhrete sahip olan(!) torpil mekanizmasında ölçüt, kişinin seçimlerde kime oy attığıydı ancak son dönemlerde bu ölçüt, insan ilişkilerinde de kendine yer bulmayı başardı.
A:  Merhaba.  Ben Ali
B: Merhaba. Bende Veli, tanış olduğumuza memnun oldum.
A: Ben de memnun…
C: Ali duuur o adam YKP’li!
(YKP: Yazarın Kurduğu Parti!)
Gündelik hayatın tekdüzeliği içerisinde buna benzer diyaloglara -böylesine mübalağa içermese de- şahit olmadık mı hiç?
Hâlbuki oylama sistemi, ne seçmenin siyaset bilgisini ölçer ne de seçmenin iktisadi ve idari sorunlar için uygun gördüğü çözümün doğruluğunu.
Okuma yazması olmayan; bir tarih romanının yarısını dahi bitirememiş, bitirse dahi anlayamamış bir kimse ile ülkenin en iyi üniversitesinin Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni derece ile bitirmiş bir kimsenin oyları eşit sayılmaktadır.
Bu mevcut durumdur benim şahsi görüşüm değil!
İtirazı olan?
Devam edelim…
İdeoloji derken aralarda bir yerlerde “ortak kabul” diye bir ifade geçti. Şimdi bizim işimiz “ortak kabul” ile. İdeoloji için daha sonra konuşacağım…
Dediğimi yap, yaptığımı yapma zihniyetindeki Türk insanı, evlatlarını yetiştirirken onların kurtlara yem olacağını bilse tavrını değiştirir miydi acaba?
Böyle bir zihniyetin altında yetişen çocuklar büyüdüklerinde siyasi parti liderlerinin söylemleri altında kendine yer bulmaya çalışırken (mecazımı maruz görün) tuvalet olmayan bir yerde kakası gelmiş çocuklar gibi sıkıntı çekmeye mahkûm kalacaktır.
Bundan daha masum sayılamayacak bir başka anlayış ise “ortak kabul doğrudur, ortak kabule uymayan yanlıştır.” şeklindedir.
Devam edelim…
Politik mekanizmaya entelektüel yaklaşım bundan daha fazlasıdır. Çünkü entelektüel yaklaşım demokrasi olgusunun kusurlu bir sistem olduğunu ve işlerin bu şekilde yürümeyeceği sonucuna varır.
Platon, “Devlet’i iyi idea’sının bilgisine sahip olan ‘filozoflar’ yönetmelidir” der. Filozof toplumdan gelmiş olabilir ancak edinimleri ile bir birey olarak toplumun ilerisinde ise ve bu kavrayışı onu yönetimdeki kişi yapıyorsa, toplumun geri kısmını oluşturan ‘bilgisiz’ ve gündelik işlerin ağırlığında ‘vakıf olmaya’ vakti ve entelektüel altyapısı olmayan” kesimlerin devlet işlerinden uzak durması gerektiği sonucu ortaya çıkacaktır. Nitekim entelektüel kişilerin, toplumdan çok yönetimdeki kesime olan etkisi keskin bir şekilde karşımıza çıktığından, zanaatçının yeri atölye, esnafın yeri dükkanı ve entelektüel’in yeri toplumun ilerisinde olmalıdır.
Doğru-yanlış kantarında ele aldığımızda durumun özeti budur fakat toplumsal tümevarım yerine tek bir birey olarak ele aldığımızda söz konusu durum, doğru-yanlış konusundaki eksikliklerimiz değildir çoğu zaman.
Bazen korkularımızdır, bir tane bile olsa yanlışına yanlış dediğimizde tarafında olduğumuz siyasetçilerin seçimleri kaybedeceğine dair.
Bazen korkularımızdır, bize getirim sağlayan, ufak tefek işlerde bize yardımcı(!) olanların bize “öyle miiii? Hadi o zaman yallah!” diyeceğine dair.
Kısacası korkarız, biz tarafsız (objektif) olduğumuzda tarafında olduklarımız tamamen kaybedecek diye. Bu yüzden doğruya-yanlışa bakmayız. Ortak kabullere, ideolojiye bakarız.
İdeoloji, ideoloji, ideoloji…
 —Nedir bu ideoloji!
Şimdi anlatıyorum efendim.
İdeoloji kelimesi on sekizinci yüzyılın sonunda ortaya çıkmış olmasına rağmen, işaret ettiği olgu neredeyse insanlık kadar eskidir. İdeolojinin bir başlangıç tanımı olarak, kendi üzerine kapalı, içten yanlışlanamayan ve doğrularını kendi yapılanması içinde bulan bir açıklama sistemi olduğu söylenebilir. Böylesine bir açıklama sistemi, yanlışlanamazlığı nedeniyle zorunlu olarak a priorilerden veya dogmalardan yola çıkmak zorundadır. Zaten doğrularını inşa süreci, geriye doğru giderek başlangıç dogmasına ulaşma suretiyle olmaktadır. Dogma, tartışılmaz nitelikte olduğu için, onun üzerine inşa edilen tüm “doğru”lar da, doğruluklarını buradan almakta ve bu totoloji, sistemin tümünü içten tartışılmaz hale getirmektedir. Bu başlangıç tutumu tek başına totaldir, çünkü a priorinin veya dogmanın geçerliliğinin tartışılması, bunun yapanın ideolojik cemaatin dışına atılması (sapkın, hain) sonucunu doğuracaktır.
İdeoloji alanında, dışsal doğrular genel kavrayışta değişiklik yapmazlar, bu olanaksızdır, aksine, sistemin değişmez doğruları açısından yanlış kabul edilirler. Yani ideoloji, yanlışları kendi içinde değil de, kendi dışında bulabilen sistemdir. Böylesin tanımlandığında, ideoloji bilimin tersi olmaktadır; çünkü bilim kendi içinden ve kendi kabulleri bağlamında yanlışlanarak evrilmekte, ideoloji ise sürekli doğrulanarak sabit varlığını sürdürmektedir. Bu durumda bilim, hem birikimli, hem de yanlışların sürekli tasfiyesi sonucu niceliksel ve niteliksel değişime maruzdur, oysa ideoloji, ancak başlangıç kabullerinin (a prioriler, dogmalar) teyitler halinde, sabit bir gövde olarak var olabilmekte, içsel olarak yanlışlanmasının olanaksızlığı içinde, dıştan ancak kabul veya reddedilebilmektedir.
Bu şekilde yapılanan bir fikir sistemi, ister istemez genel bir dünya görüşü halinde biçimlenmekte, buradan mutlaka tüm insanlık için bir davranış kalıpları modeli üreten siyasal bir amentü olmaya doğru genişlemektedir. İdeolojinin, kendi dogmalarını doğrulamaya yönelik yapısı, fikri çatısının mantıklı bağlantılar halinde eklemleşmesini gereksiz kılmaktadır. Aranan, mantıksal veya bilimsel tutarlılık olmayıp, önermelerin açısından tartışmayı gereksiz kılmakta, katılım ancak ezber yoluyla olmaktadır. İdeolojinin bilgisel alanı, var olanın genişletilmesi yönünde hareket etmektedir. Bu açıdan bakıldığında, insanlığın ilk ideolojilerinin yaradılış veya evren-oluş teorileri olarak kabul edilebilecek kozmogoniler olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir.
[Doğu Batı Sayı:30 Sy.237–238, Mehmet Ali Kılıçbay]
Bir düşünce birliği olarak ele alındığında yani iş birliği yapan karınca kolonileri gibi düşündüğümüzde ideolojinin, fikir birliği olarak da ifade edebileceğimiz birleştirici etkisini görürüz fakat tabandaki sorun ideolojinin birey-grup ayrımını getirmesi değil, ölçüt kabullerinde müritlerine getirdiği darlıktır. Ayrıca buradaki birleştirme etkisi sınıfsal bir örgüt tanımına daha yakındır. Kaldı ki geniş bir topluluk, geniş bir amaç etrafında düşünce birliği sağlayıp eylem yürütecekse dogma gibi bir olgudan çok bilimsel yöntemi ve tutarlılığı esas almalıdır. Ancak tutarlılık kendi içerisinde bir alt ölçüt daha getirir ve bu ölçütün ideolojik düşünceden bağımsız olması gerekir. İdeolojik gayenin etrafında ölçüt bulan bir tutarlılık mekanizması zamanla kendi kendini aşındıracak ve ortada sadece ideoloji tutarlılığını veya bir başka deyişle “ideolojik gayeye uygunluk” olgusunu bırakacaktır. Eğer karınca kolonisi, liderleri tarafından bataklığa doğru yönlendirilirse bu genel kavrayışta yanlış olur fakat ideolojik anlamda liderin bu isteği dogmaya uygun ise, karıncaların buna itiraz etmeye hakkı yoktur. Bu noktada itirazda bulunan karınca, genel kavrayışa aykırı geldiği gerekçesiyle koloniden ihraç edilecektir ancak karıncanın itirazı genel kavrayışa değil, dogma'yadır. İşte bu sebepten ötürü ideoloji de edilgen bir düşünce yapısı esastır.
Bu söylediklerim demek değil ki, ideoloji kendi içerisinde doğru, diğer tüm konularda yanlıştır. Demek istediğim ideolojiler, yanlış-doğru ayrımında, genel kavrayıştaki doğru-yanlış önermeleri ile kıyas edildiğinde, nispeten daha küçük bir paydada doğrularını bulacaktır. Böylelikle, kişisel doğruların etkisiyle de ki aslında bu inançtır, ideolojiler birbirlerine baskınlık taslayacak ve müritlerini bu ayrımda bünyesine katacaktır. Çoğu zaman bir ütopyayı işaret eden ideolojilerin olabilir en büyük paydada değil! Ondan daha küçük bir paydada doğrularını buluyor olması ne kadar evrensel olur ve ütopya felsefesine ne kadar uygun olur, siz düşünün!..
***
Bugün dünya, yalnızca iradeci gelişme yöntemlerinin yıkılışını, sosyalizmin sonunu, kısacası piyasa ekonomisinin utkusunu yaşamıyor; aynı zamanda da ve her şeyden önce, sanayi toplumundan programlanmış topluma, dolaysısıyla da akılcılaştırmayla öznelleştirmenin tarih felsefeleri tarih felsefeleri dahilinde birleşmesinden, birbirlerinden ayrılmaları ve tamamlayıcı niteliklerinin ortaya çıkmasına geçiyor. Sanayi sonrası dönemine girmiş olan ve kendi fikir ve yaşam tarzlarını yeryüzünün her yanına yayan toplumların tahakküm etkisi öylesine büyük ki, bu dönüşüm tüm dünyayı ilgilendiriyor. Programlanmış topluma girişin her yerde, günümüzde Batı’da mevcut olan liberal yöntemlerle gerçekleşmesi hiç de olası görülmüyor. Bu yöntemler, bugün komünizm sonrası Avrupası’nda, ya da halkçılık sonrası Latin Amerika’da başarıyla uygulanıyor; ama pek çok ülkede dayanılmaz olarak görülmeleri yada değiştirilmeleri ve buralarda, XX. Yüzyılın ilk yarısında, Avrupa’da, sosyal demokrasinin gösterdiği çabanın bir başka biçimde yeniden üretilmesi de mümkündür; bütün yollar liberalizme gitmez.
Buna karşılık, sonunda hepsi birden ulaşmasa bile, bütün yolların gittiği yer programlanmış toplumdur. Komünist rejimlerin yıkılması ve sosyalist fikirlerin dağılmasından öyle etkilenmiş durumdayız ki, günümüzün tarihsel değişikliklerinde yalnızca kapitalizmin intikamını, hatta tek doğru yolun, yani liberalizmin utkusunu görme eğilimi gösteriyoruz. Ama  bu, bir gelişme biçimiyle bir toplum türünün tehlikeli biçimde birbirine karıştırılması anlamına gelir. Temel olan, maddi sanayilerin yerini kültür sanayilerinin almasına bağlı olarak yeni bir kültürün ve yeni toplumsal ilişkilerin almasına bağlı olarak yeni bir kültürün ve yeni toplumsal ilişkilerin oluştuğunu kabul etmektir. Toplumsal ve siyasal örgütlenme biçimleri de, kişisel ve kolektif tutumlar da, bu programlanmış topluma girişin liberal yolla, ya da daha müdahaleci veya toplumsal halk hareketlerine daha yatkın bir yolla yapılmasına bağlı olarak farklılık gösterir; ama, bu alt tarihsel farklılıkların ötesinde, bir toplum modeli, yeni bir tarihsel eylem sistemi vardır ki, bu da programlanmış toplumdur. Bu toplumu en iyi tanımlayan da, ortaya yeni tekniklerin çıkması değil, özne fikrine geri dönüştür. Bu özneye geri dönüşün kimi zaman karşı-modernist etkiler yaratması anlaşılabilir, ama tarihselciliğin aşılmasını modernlikten ayrılma olarak tasarlamak ayrıntıyı bütünle karıştırmak anlamına gelir.
Edinimleriyle, toplumsal hareketleriyle, çatışma ve uzlaşmalarının kültürel hedefleriyle yeni bir tarihsel eylem sisteminden, programlanmış toplum sisteminden söz edilmesi, bugün toplumumuzda etkili olan ve post-modernizm fikriyle birleştirilen imgelerden çok uzaktır. Beni bu fikirle sanayi-sonrası toplumu yada programlanmış toplum fikrini karşıolumlamaya iten de budur. Post-modernizm sistemle edimcinin birbirinden tamamen koptuğunu öne sürer: Sistem, kendi kendisinin göndergesidir, Luhman’ın dediği gibi öz-yaratıcıdır, edimcilerse artık toplumsal ilişkilerle değil kültürel bir farklılıkla tanımlanır. Bu iddiaların gerçeğin bir bölümüne tekabül ettiğini inkâr etmiyorum; ancak bunlar da, en az, XX. Yüzyıl başında sanayi toplumunu paranın ve malın krallığı olarak tanımlayan iddialar kadar yanıltıcıdır. O dönemde, henüz işçi sınıfı bile olmayan grup, kenar mahallelerin, atölyelerin ve meyhanelerin farklı ve muhteşem dünyası olarak tasarlanıyordu; kapitalist toplumda, paranın dünyasıyla emeğin dünyası birbirlerine yabancı görünüyordu. Bu aşırı farklılıkların ardında üretim ilişkileri olduğunu keşfedebilmek için sendikaların ve sosyalist fikirlerin ortaya çıkmasını beklemek gerekti. Bugün toplumun kendisi, kendi tarihselliği üzerindeki etkisi öyle büyüktür ki, gerçekten de toplumsal çatışmaya hiçbir uzam bırakmayacak bir kültürel kopma olasılığı mevcuttur. Ama tersine bir evrim daha da olasıdır. Bize bizim toplumumuzdan, tıpkı sanayi ya da makineleşme toplumundan söz edermiş gibi, iletişim toplumu olarak söz ediliyor. Tekniklerin ardında insanların ve toplumsal ilişkilerin olduğun fark etmek ve bilgiyi kullanma ve iletişimi örgütlemenin çeşitli yöntemlerinin – gerek, aynı zamanda da birer para ve iktidar akımı olan bilgi akımlarını güçlendirmek için “soyut” olarak, gerekse iktidar ya da özerklik ilişkileri içinde son derece eşitsiz konumlarda bulunan taraflar arasındaki diyalogu güçlendirmek için “somut” olarak – her yerde birbirinin karşısına çıktığını görmek için daha ne kadar beklemek gerekecek?
[MODERNLİĞİN ELEŞTİRİSİ Sy.277-278 Alain TOURAINE]
***
Modernliğin içinde, bu modern kavramını ideolojilerle ilgili düşündüğümüz zaman, kartezyen öznenin, burjuva cumhuriyetçiliğinin ve de komünist entelektüelin hep bir ereği olduğunu anımsamamız gerekmekte değil mi? Ama ufuk çizgisi mutlak olduğunda bile özneyle düşünmüyorsak, o zaman, başka bir soruyu kendimize sormak zorunda kalacağız. Ufuk çizgisine ulaşmak nasıl mümkün olacak? Ufuk bize neyi göstermektedir? Mutlak ufuk ile göreli ufuk arasında bir fark, bu anlamda, bulmalı mıyız?
[Doğu Batı Sayı:28 Sy.17, Ali Akay]
Şayet deney gibi bir olgu dahi, ancak bu tanıma uygun alanlarda genel kavrayıştaki doğruyu bizlere sunar. Birçok sosyolojik ve antropolojik konuda (örnekleri çoğaltmak mümkündür) deney işe yaramaz. Çünkü deney yapacağınız materyali neye göre seçeceğiniz sorunu vardır. Ayrıca deney yapacağınız alanı sorunsuzca seçtikten sonra deney sonuçlarını neye göre yorumlayacağınız sorunu karşınıza çıkar. Sağlıklı bir insanın vücudunda yer alan biyokimyasalların referans değerlerine göre (en fazla ve en az değerleri) yorum yapmak ve tıbben doğruyu bulmak mümkündür. Bu dogma değildir, fakat bu bile çoğu zaman işe yaramaz.
Bilim tabanı üzerinde irdelenen meselelerde tutarsızlık ve çelişkiye rastlanan zamanlar olur ve bu da genel olarak bilimsel metodolojinin uygulamasındaki farklılıklardan kaynaklanır. Ancak burada hata bilim olgusunda değil bilim adamındadır! Dahası bilimsel disiplin eldekilere göre en iyisini vaat eder. Fakat bunun aksine ideolojiler, çoğu zaman kusursuzu vaat eder. Oysaki onların ölçütleri çok daha dardır ve gayesel doğru deneyle pekiştirilemez.
Ayrıntılarla konunun özünden uzaklaşmayalım…
Bireyi özel kılan özgün eylemler, sabit ama tutarlı bir çizgide ilerleme şeklinde olmalıdır. Birey ne istediğini bilmezse edilgen düşüncenin etkisiyle, okyanusun ortasındaki bir tahta parçası gibi savrulacaktır. Ne istediğini bilmeyen bir birey için doğru ve yanlış anlayışı, savrulduğu her rüzgârla değişebileceği gibi birey, özünde hiç olmadığı bir kimse olmak zorunda da kalabilir.
Bugün ülkemizde var olan ancak sayıca oldukça azınlıkta olan ateistlerden bihaber yaşıyoruz mesela. Otobüs durağında, vapurda, sahafta hemen her yerde onlardan var. Biz bilmiyoruz sadece. Bilmemiz de pek mümkün değil. Toplum baskısı, insan ilişkilerinde yanlış ölçütleri esas alma -ki buradaki ölçütlerin en geniş olanı ideolojik ayrıştırmadır- hoşgörünün ne olduğunu bilmeyişimiz ve en önemlisi karşımızdaki kişinin kendine ait bir yirmi dört saati olduğunu, kendine ait bir yaşamı olduğunu, kendi düşünceleri olduğunu unutuyor oluşumuz, kafaları birbirinden uzaklaştırıyor.

Bakınız Dr. Herman Amato ne demiş:
En uzak mesafe, ne Afrika'dır,
Ne Çin, ne Hindistan,
Ne seyyareler,
Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan...
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir,
Birbirini anlamayan.

            Bölmek kolaydır; zor olan birleştirmektir!..
(Münzevi Yazar)

***
Fikri İdeoloji ve Fiili İdeoloji

http://socioengineer.blogspot.com adlı blogumda yayınladığım bir yazıdır.

Bu yazıyı yazma sebebim, geçenlerde bir köşe yazarı ağabeyimin –isminin önemi yok- e-posta vasıtasıyla başlayan muhabbetimizde, bana sorduğu “Neden ideolojilere karşı bu kadar tepkili ve muhalifsin?” sorusudur. Bu soru üzerine ideoloji hakkında gelişen istişare, beni ideolojiler arasında bir ayrım – sınıflandırma- yapmaya sevk etti. Nitekim benim muhalifliğim ideoloji kelimesinin karşıladığı olgunun bütününe değil onun oluşumsal ve a-priori yanına yönelikti. Dogmalardan kurulu –cismani şey’lerin (genel manada madde olarak addedilebilir) ötesinde bir inanç olgusu söz konusu olduğundan, din hariç- tüm oluşumlar birer a-prioridir. Esasında, gayenin işlevinden çok genel manada ideolojinin işlevi (bana göre işlevsizliği) dogmalarca sınırlanmıştır. Sanat akımlarından farklı olarak “siyasi ideolojiler” kalıplaşmış ve katılaşmıştır. Hâlbuki siyasi manada sosyolojik bir rolü olduğu kabul edilen ideolojilerin değişken ve kendini yenileyen bir yapı olması esastır. Fakat öyle değildir. (Öyle olmadığına dair tezimi “İdeoloji ve Bilim” adlı yazımda ileri sürdüm.)
Bakınız sadece orta dünyanın kaderi son beş yüzyıl içerisinde birbirinden tamamen farklı oluşumlarca (veyahut kişilerce) belirlenmiştir.
   
            17.Yüzyılda Fransa’nın Kardinal Richelieu’su
            18.Yüzyılda Büyük Britanya
            19.Yüzyılda Metternich Avusturya’sı
            20.Yüzyılda İttifaklar kavramı
            21.Yüzyılda Küreselleşme kavramı

Sadece bu son veciz ve süreçler dahi siyasi ideolojilerin esnek olması gerektiğine dair açık delalettir. İdeolojileri (siyasi ideolojileri) benimsemiş ve bu oluşumun bir müridi olmuş kimseler ideolojik eylemlerin sürekli olarak değiştiğini ve zaman geçtikçe yeni seçenek yollara başvurduklarını anımsayıp bu vecizi saçma bulacaklardır. Fakat ideolojinin esnek olması gereken yanı izlediği yollardan ibaret değildir. Bilakis bunun dışındaki tüm yollarla birebir alakalıdır.
Şimdilik konumuza dönelim…
İdeolojilerin salgın bir hastalık gibi topluma ve bireylere yayıldığı şu günlerde ideoloji olgusu, insana dair tüm sosyolojik ölçütlere dahil olmuş ve bu ölçütleri yeniden şekillendirmiştir. Fakat bir olgunun toplum içerisinde yaşatıldığı alanlar her daim aynı olmayabilir. Nitelim “aydınlık” kavramının ortaçağda ne deni bir farklı bir şekilde addedildiği ve yaşandığı gibi bir örnek elimizde mevcut iken bu kıyası ideoloji için de yapmamak olmaz. Şüphesiz ki ideoloji öncelikle fikirle başlar ve eylem süreci bunu takip eder. Ancak –addedilenden farklı olarak- ideolojinin “fikri ve fiili süreçleri” arasındaki oran onun işlevselliğini belirleyecektir. M.K. Atatürk’ün “Vatan sevgisi ona hizmetle ölçülür.” sözünü anımsayınız. Bu bağlamda gerçek milliyetçilik (bir siyasi ideoloji örneği olarak) haddinden fazla bir Osmanlı hayranlığından çok misal bir üniversite binasında gereksiz yanan bir ışığı söndürmektir. İşte bu misal, fikri ideoloji ile fiili ideoloji arasındaki farkı gözler önüne serebilir. Yine aynı şekilde protestolardan çok üretim olgusu ideolojik nihaidir. –Burada protesto olgusunun neden işlevsiz (veyahut görece işlevsiz) olduğuna dair bir köprü kurmak istiyorum. Öncelikle protesto genel manada bir kötülüğe (adaletsizlik, sömürü, vicdansızlık…)  karşı yapılır. Gaye, bu kötülüğün sona erdirilmesidir. Protesto edilen kişi (veyahut kurum) ise bu kötülüğün sebebi olan kimsedir. Peki, bu kötülüğe kendi iradesi ile sebep olacak bir doğaya sahip olan kimsenin bu doğası protestolardan etkilenecek midir?- Sorunları işaret etmek, bilgi çağının bireyi olan bizler için artık basitleşmiş ve sıradanlaşmış bir eylemdir. İşlevsel olan, sorunlara vakıf olmaktan çok sorunların hangi çözüm yollarından geçtiğine vakıf olmaktır. Daha da işlevsel olanı ise bu çözüm yollarını sağlayabilmektir. (Yani üretimdir.)
Bir fikri ideolojinin getireceği yaftaların (aydın, entelektüel…) aşkından çok gaye’nin aşkıyla yanıp tutuşuyorsanız eğer, zaten fiili ideolojini ruhu uzuvlarınıza hüküm edecektir.
“…Toplumun mutlaka halledilmesi gereken problemlerinden biri, kişilerin şahsiyetlerinin dengesini sağlamaktır. Denge, her şahsın hayatının ilk yıllarından itibaren kendine tedricen bir “şahsiyet” imal etmesiyle sağlanır. Tam bir kimlik ancak çocukluk ve ergenlik bunalımlarının başarıyla çözülmesiyle ortaya çıkar. Bunalımlardan sağlanan başarı, kişinin kimliğine her defasında yeni bir kat ilave eder. İdeoloji bu kimlik tamamlama sürecine iki yerde girmektedir. Bir kere, kişinin kendisine imal ettiği kişilik bütünleşmiş (entegre) bir tutumlar ve davranışlar tümü olduğu derecede bir “iç ideoloji teşkil eder. Kişinin bu vicdani kılavuzu bir nevi ideolojidir. İkinci planda, bu krizlerden bazıları, mesela ergenlik krizi, dış âlemde bulunan ideolojilerin etkisine özel bir şekilde tabidir. Gençler kendi kişiliklerinin son katını verecek olan cevapları dış âlemdeki siyasal ve sosyal ideolojilerde ararlar.”
[Din ve İdeoloji – Şerif Mardin s.27]
 “Tabu (bir yetke tarafından) dışarıdan yükletilen ve insanın en zorlu isteklerine karşı çevrilmiş olan çok ilkel bir yasaktır… Bir tabunun çiğnenmesinin kefaret yoluyla temizlenmesi, tabuya boyun eğmenin temelinde bir vazgeçme bulunduğunu gösterir.”
[Totem ve Tabu – Sigmund Freud s.45]




Hiç yorum yok: